Büyükler biriyle aranıza mesafe koyduğunuzda, birine kızdığınızda, küstüğünüzde mutlaka açık bir kapı bırakın derler. Bu tembihin çok önemli olduğunu vurgulamak gerekiyor. Çünkü bir gün pişman olup da geri dönmek isterseniz açık bir kapının olması gerekiyor.
Kırk sayısının hem mitolojik hem de yaşamsal konularda oldukça önemli bir yeri vardır. Bu nedenle biz de yetkili ve etkili kişilere sesleniyoruz ve kırkıncı kapıyı açık bırakın uyarısında bulunuyoruz.
Havaların ısınması ile birlikte ortalıkta yeni stratejiler, konseptler, tavırlar, açıklamalar dolaşıyor. Bütün bu olup bitenlere yakın tarihin optik çerçevesinden baktığınızda ne kadar komiklikler, dramlar, tirajikomik vakalarla karşı karşıya olduğunuzu daha net görebiliyorsunuz. Herkes kendi dönemine ilişkin olarak kendini sorumlu tuttuğundan başka dönemleri bilmiyor, hatırlamıyor veya göz ardı ediyor olabilir. Ancak bizler bu lükse sahip değiliz. Geleceği yönlendirmek için geçmişten ders çıkarmak zorunluluğunda olan insanlar olarak elimizi taşın altında tutmak zorundayız.
“Öfke ile kalkan zararla oturur” diyen bir atasözü var malumunuz. Tam da geçen hafta yaşadıklarımıza “cuk” diye oturan cinsten bir atasözü. Gerçi hafta başlarken biz uyarımızı yapmış ve bir hafta sonra külahını önüne koyan yaptığı yanlışlığı ve pişmanlığı görür demiştik ama söylediğimizin çıkması yapılanların doğruluğunu göstermiyor maalesef.
Bir restleşme sonucu geçen hafta harcadığımız enerjiyi ve bağlantılı olarak kayıbı düşündüğümüzde kapıları kapatmak için ne kadar da aceleci olduğumuz hemencecik ortaya çıkmıyor mu?
Newroz kutlama(ma)ları nedeniyle yaşadıklarımız neticesinde can ve mal kaybına uğradık. Yine ocaklar söndü. Ocaklar virane oldu. Ortalık darmadağın sinirler tavanda, eller tetikte bir hafta geçirdik.
Bütün bunlar olmayabilir miydi?
Evet, bütün bunlar olmayabilirdi ve olanlar da bir kör inat neticesinde vuku bulmuştur.
Sadece şehirlerde değil dağlarda da aynı akıbeti yaşadık maalesef. Çıkan çatışmalarda açıkça söylenmese de onlarca ölü, onlarca yaralı mevcut. Sayın içişleri Bakanı kayıpları “tane” olarak tanımlama meziyetine sahip olsa da bizim için bu kayıplar canlarımız, kanlarımızdır. Bir kör inat ve yetmezlik nedeniyle canlarından olmaktadırlar. Her biri ardından ayrı bir hikâye ve trajedi bırakarak göçüp gidiyor. Yazık günah değil mi bu gencecik bedenleri toprağın altına göndermek?
Böyle sürerse ortaya çıkacak olan tabloyu düşünmek çok zor değil. Yine memleketin her tarafına tabutlar gönderilecek, yine ocaklara ateş düşecek, yine nutuklar atılacak. Olan ise çıkan hadiselerde yaşamını kaybedenlere olacak.
Bütün bunlara gerçekten gerek var mı?
Hükümetin yeni Kürt stratejisi diye Fikret Bila tarafından kamuoyuna on maddelik bir bildirim yapıldı. Hükümet resmen kabul etmemiş olsa bile bu maddelerin kaynaksız yayınlanmayacağını hepimiz çok iyi bilmekteyiz. On maddenin tanımam, bilmem, muhattap almam gibi bölümlerini devre dışı bıraksak üzerinde tartışılması gereken tespitlerin de olduğunu belirtmek gerekir. Asıl sorun bu değil. Hükümetin tavrı. Hükümet kamuoyuna artık Kürtler konusunda ne düşündüğünü herkesin anlayacağı dilden anlatmak zorunda. Aynı şey Kürt cenahı için de geçerliydi. Ne istiyorsunuz diye soruldu? Şimdi net bir talep var. “Demokratik Özerklik” diyorlar. Hükümete de soruyoruz. Demokratik özerklik karşısında Kürt sorununda çözüm modeliniz nedir?
Bütün kapıları kapatmak mı?
Soruna çözüm bulmak mı?
Kırkıncı kapı da kapanmadan söyleyin de anlayalım.
Next