Kürt halkının kimyasal bombalar konusunda bir refleksi var. Bu refleks boş bir refleks değil. Tarihi bir kökeni var. Kimyasal sözcüğü ile özdeşleştirdiği HALEPÇE katliamı var. Bu nedenle de kimyasal sözcüğünün telaffuzu bile harekete geçmeleri için yeterli bir neden oluyor.
16 Mart 1988 tarihindeki katliamdan bu yana süren bu hassasiyetin dikkate alınmasında fayda bulunmaktadır.
1988 tarihindeki saldırıda kimyasal kullanılması konusunda emri veren komutanın adı “Kimyasal Ali” olarak biliniyor. Kimyasal Ali kendilerine kimyasal bombaları satanlar tarafından düzenlenen saldırı sonucunda, kendilerine kimyasal atılan insanların kavimdaşları tarafından uluslar arası hukuk normları çerçevesinde yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldı ve idam edildi. Ancak Kimyasal Ali’nin idam edilmesi bile onun kötü ünvanını ortadan kaldırmaya yetmedi. Kimyasal kullanması da uluslar arası hukuk ve evrensel insan Hakları normlarına aykırıydı. Aynı zamanda bu suçtan dolayı suçlu bulunduktan sonra idam cezası gibi bir ceza ile cezalandırılması da uluslar arası insan Hakları ilkeleri açısından olumsuz bir sonuçtu.
Ekim ayından bu yana süren çatışmalar herkesin bilgisi dâhilinde. Hakkâri Çukurca’daki PKK saldırısından önce de sonra da savaş uçaklarının sınır içinde ve sınır dışında hava saldırıları düzenlediği malum. Bunları tekrar etmenin ve detaylandırmanın da yazımızın konusu ile ilişkisi yok. Bizi asıl endişelendiren ve konuyu hassasiyetle izlemeye yönelten gerekçe kazan vadisine düzenlenen ve çok sayıda PKK militanının yaşamını yitirdiği hava saldırısında kimyasal bombalar kullanıldığı iddiası. Bu iddianın ciddi bir iddia olduğunu da belirtmek gerekmektedir. Gerek görgü tanıklarına, gerek çatışmada sağ kurtulan PKK militanlarının açıklamalarına ve gerekse cenazeleri Malatya’daki adli tıp kurumu morguna kaldırılan PKK’lilerin vücutlarını görenlerin anlattıklarına dayanılarak ortaya çıkarılan verilerin toplamı bu iddiaları güçlendirmektedir. Bu iddiayı güçlendirmek için ortaya atılan diğer konu ise Genel Kurmay Başkanı Necdet Özel’in bölgedeki uygulamaları. Bu nedenle “kimyasal Necdet” tabiri bölgede kullanılan tanımlamalar arasına girmiş bulunmakta.
Konu ile ilgili olarak Başbakanın yaptığı açıklama var. Başbakan kimyasal bombalar kullanılmadığını vurguladıktan sonra atılan bombaların yoğunluğu ve etkisi nedeniyle vücut bütünlüğünün kalmadığı ve yanma olduğunu belirtiyor. Devletin diğer yetkililerinin açıklamaları da bu minvalde yürümektedir. Uluslar arası arenada ise özellikle sivil toplum örgütlerinin kanılarında kimyasal bombalar kullanıldığı kanaati yaygın görünmekte.
Bu sorunun çözümü, doğru verilere ve tespitlere ulaşmakla mümkün olacaktır. Bu nedenle de uzman kişilerden oluşan bir heyetin acilen çatışma bölgesine giderek inceleme yapması ve sonuçlara kamuoyu ile paylaşması gerçeklerin ortaya çıkması açısından önemlidir. Kimyasal silah kullanımı hem Cenevre sözleşmelerine hem de uluslar arası hukuk normlarına göre yasaklanmıştır ve ülkemiz de bu sözleşme ve anlaşmaların altına imzasını koymuştur. Hiçbir gerekçe insanlığa karşı suç teşkil eden böylesi bir girişimi meşru göstermez, gösteremez.
Eğer kazan vadisi hava saldırısında kimyasal bombalar kullanılmışsa ve bu durumu ulusal ve uluslar arası hukuk normları ile Evrensel insan Hakları normlarına aykırılık teşkil ediyorsa (ki bu tür kullanımlar aykırılık teşkil eder) sorumlularının yargılanması ve gerekli cezai yaptırımlara tabi tutulması gerekmektedir. Yok, bu söylenenler bir iddiadan ibaret ise o zaman da bu durum uzman raporları ile belgelenmeli ve ulusal ve uluslar arası kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Kimyasal bomba iddiaları ve söylemleri yabana atılacak üstüden es geçilecek durumlar değildir. Bu konuda hassasiyet göstermek en başta hükümetin görevidir. Hükümet bunu yapamıyorsa en azından olayın üzerine gitmek isteyen ve gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan sivil toplum kuruluşlarına zorluk çıkarmamalıdır.