Uludere ortasu vakasının üzerinden günler hızla akıp geçerken aileler de taziyeleri kabul etmeye devam ediyorlar. Olayın detayları önümüzdeki günlerde daha da netleşecek ve sorumluların yargılanıp yargılanmayacakları ya da olayın üzerinde devletin ciddiyetle durup durmayacağını hepimiz birlikte göreceğiz. Genelde alışık olduğumuz üzere ölümlü trafik kazalarından şoförlerin bütün ihmalkârlıklarına rağmen kazanın istenmediği gerçeğine kanaat getirildiğinden “ölü ile ölünmez” denilip kayıp sahipleri teselli edilmeye çalışılır. Bizim de bu saatten sonra kayıpları için söyleyeceğimiz söz “Allah rahmet eylesin den” ibaret olacak. Ancak ardlarında kalanlara sabırlar dilerken yapacaklarımızın bitmediğini de bilmemiz gerekmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki olay neresinden ele alınırsa alınsın tam bir fiyasko ile sonuçlanacaktır. Yani kaçarı tutarı olmayan bir olayla karşı karşıya bulunmaktayız. Bu durum aslında ülkede silahlı güçlerin nasıl bir psikoloji ile hareket ettiklerinin belirlenmesi açısından önemle incelenmesi gereken bir olaydır. Silahlı çatışma sorununun sadece öldürmek ve ölmekle ele alınırsa nasıl trajedilerin yaşanabileceğine örnektir.
Sürekli ölüm korkusunu ensesinde hisseden insanların kendilerini korumak için ya da rakiplerini yok etmek için nasıl refleks gösterdiklerini hep beraber görüyoruz. Saldırı ve savunma psikolojisinde gelinen noktayı bu olay bizlere çok iyi göstermektedir.
Ancak bu olaydan sonra yapılan açıklamaları incelediğimizde bir enteresanlığın varlığı da dikkatlerimizden kaçmıyor tabi. Her kim bu işi gerçekleştirmiş ve böylesi bir önlem düşünmüş ise doğrusunu yapmış. Konu tabiî ki ülkenin içişleri bakanı. Yani her açıklaması ile gündem yaratan sayın bakan. Ülkede böylesi bir olay gerçekleşiyor. Otuz beş yurttaşımız yaşamını kaybediyor ama dikkat ederseniz sayın içişleri bakanından “tık” yok. Oysa daha döne kadar çıkan çatışmalarda kurşunlara hedef olan veya mayına basıp ölen katırların hesabını kimin vereceği ile ilgilenen bir sayın bakana sahiptik. Bunca yurttaş hayatını kaybetmiş kimin hesap vereceği konusunda sayın bakandan nedense bir ses çıkmıyor. Katırların hesabını kimin vereceğini sorgulayan bir bakandan yurttaşların hesabını kimin vermesi gerektiğini sorgulamasını beklerdik ancak nafile. Sayın bakan konuşmamakta ısrarlı.
Oysa Uludere’de yaşamını yitiren sadece insanlar değildi. Aynı zamanda sayın bakanın hesaplarını sormada gecikmediği elliye yakın katır da yaşamını yitirdi. Dün yapılan yanlış ne ise bugün yapılan yanlış da aynısı. Yani her iki olayda da canlılar yaşamlarını kaybetmek zorunda kaldı. Yanlışı yapanın hangi tarafta olduğu yerine yanlışın kendisi sorgulansa böyle durumların ortaya çıkması da engellenmiş olmaz mıydı?
Elbette olurdu. Demek neymiş insan konuşmadan önce düşünecekmiş ve ondan sonra sözünü tartarak söyleyecekmiş. Yoksa Allah u Teala bir şekilde insanı konuşamayacak, tek söz söyleyemeyecek duruma getirebiliyor muş?
Yakın tarihimize bir katır olayı daha yaşamıştık. Hani doksanlı yıllarda ortalığı kan götürürken mayına basmadığı söylenen bir katır keşfedilmişti yine. Bu katırın ödüllendirilmesi gerektiğinden adına “Reşo” denilen katır başkente kadar götürülerek ödüllendirilmişti. Günlerce Tv kanallarında teknolojik yetmezlik Reşo şahsında yurttaşların yüzüne vurulmuştu. İşin tuhafı bunu yapanlar iyi bir iş yaptıklarını zannediyorlardı. Aradan yıllar geçti yine dönüp dolaşıp katır meselesine kilitlenmiş durumdayız. Katırın kendisine mi inadına mı tutulduk orası ayrı bir mesele ama teknolojinin son noktasını kullandığımızda ve mayın yerine uçak kullanıldığında da yine katır meselesini aşmış değiliz. Sayın Bakan katırların hesabını sormakla meşgulken Uludere olayı patlak verdi. Şimdi bir açıklama beklemek her halde bu ülke yurttaşlarının hakkı. Sayın bakan bu insanların ve bu katırların hayatının hesabını kim verecek sizce?
Next