Hak ve Hukuk yaşam dengesinin sağlanmasında temel kriterlerimizdir. Her ne şekle ve yönteme dayanıyorsa dayansın eğer hiyerarşik bir yapı varsa ve bu yapı içerisinden insanların veya yaşamı paylaşan unsurların bir payları varsa yani hakkı varsa bunun korunması gerekiyor.
Bunu sağlamanın yolu ise güçlüye karşı güçsüzün korunması, zayıfa karşı güçlünün dizginlenmesi, olumsuza karşı olumlunun sağlanmasıdır.
Herkese emeğine ve ihtiyacına göre hakkının verilmesidir. Yaşadığımız dünyada bunlar sihirli bir değnekle sağlanmıyor. Güçlü olan buna güvenerek her zaman ve her koşulda daha fazla pay sahibi olmaya çalışıyor. Bunu elde ederken de tartışmasız bir şekilde birilerine veya bir kesime haksızlık yapıyor.
Böyle olunca da azınlık çoğunluğun hakkını gasp etmiş oluyor. Bir kişi binlerce kişinin hakkını alıyor. Bu durum sonuçta düzensizliğe neden oluyor.
Peki, o zaman bu düzensizliği nasıl düzelteceğiz. İşte söz konusu hak ve hukuk olunca ve haksızların bu durumuna dur demek olunca hukuk denilen meseleye de gelmiş oluyoruz.
Sistem zaten tarihsel süreç içerisinde kendi ilkelerini ortaya koymuş ve düzenini kurmuştur lakin yine de iktidar ve güç sahibi olan kesimlerin müdahalesi ve haksızlıkları bitmemiştir.
Günümüzde herkesin kendisine yapılan haksızlığa karşı kendi hukukunu koruma direnişi göstermesi yerine kurulan devlet düzeni içerisindeki hukuksal mekanizmalar kullanılarak bu durumun sağlanmasına çalışılır. Yani bir sorun ile karşılaştığınızda devletin ilgili birimlerine ve kurulu hukuk düzenine müracaat edersiniz.
Herkesin hakkını almak için güvendiği ve tarafsızlığından şüphe duymadığı bir hukuksal düzeni kurmak da elbette ülke yönetimini elinde bulunduranlara düşmektedir.
Totaliter ve tek adam yönetimlerinde bütün mekanizmalarda olduğu gibi hukuk sisteminde de güçlü olan iktidarın sözü geçiyor. Lakin demokratik ülkelerde bu durumun böyle olmaması gerekiyor. Bunun sağlamanın yolu ise hukuk sistemini sağlam güvencelere ve ilkelere bağlamaktır. Öyle bir sistem kurulmalıdır ki yurttaşların hak ve hukukları da, iktidarın hak ve hukuku da, hukuk düzeninin sağlanması da güvencede olsun. Bu da yargının bağımsızlığından geçer. Müdahalelere karşı kendini koruyabilmesinden geçer.
Bu anlamı ile bakıldığından hukuk düzeni toplumun “TUZUDUR” diyebiliriz. Her türlü kokuşmuşluğa karşı toplumu koruyan ve sağlıklı yürümesini sağlayan bir düzenden bahsediyoruz.
Peki, günümüzde durum nedir?
Ülkemizde son dönemlerde hukuk sistemi çok tartışılır oldu. Bunun nedeni siyasal algıların hukuk düzenini etkileme çabalarıdır. İktidar odaklarının hukuku kendi istekleri doğrultusunda yönlendirme çabalarıdır. Hukuk sisteminin içine sızarak kendine korunaklı bir alan yaratma çabalarıdır.
Bu çalışmalar birilerini veya bir kesimi rahatlatmış veya rahatlatıyor olabilir ancak toplumun güven ve adalet duygusunun zedelenmesine neden olur. Toplum eğer hukuka ve hukuk sistemine olan güvenini yitirirse o zaman kendine başka mihraklar arar. O mihraklar da kendi düzenlerine kurmaya başlarlar ki bu de kurulu düzenin sonunun gelmesi demektir.
Son dönemde açık bir şekilde iktidar ile hukuk sisteminin geleneksel yapısı arasında bir mücadeleye tanıklık etmekteyiz. İktidar paralel yapılanma modelini gerekçe göstererek, bazı düşünce modellerinin bu alanda hâkimiyet kurduğunu iddia ederek sisteme müdahale ediyor. Özellikle HSYK yapısının değiştirilmesi ve yetkilerin el değiştirmesi meselesinde bu açık bir şekilde görüldü. Bazı hukuki kararların alınmasındaki davranışlar da bu iddiaların boşuna olmadığını ortaya çıkardı. Bu yetmezmiş gibi bir de şimdilerde aynı hukuk sistemi içerisinde bulunan yapıların birbirlerine karşı mücadelesine tanıklık etmekteyiz.
Bütün bunlar toplumun gözü önünde gerçekleşiyor ve iktidar ile diğer yapıların mücadelesi vatandaşın hukukunun korunması konusunda sorunlar yaratmaya başlıyor. Çünkü bu tartışmalar mahkemelerde istediği gibi karar çıkmayan her vatandaşın hakimleri ve savcıları başka şekillerde itham etmesine neden oluyor.
Vatandaşın işi mahkemeye düştüğünde adaletin tecellisi yerine hâkimin hangi anlayışa yakın olduğu arayışına yönelmesine neden oluyor. Derdini hakime anlatacağına bir tarikat liderine, bir siyasi temsilciye, bir düşünce odağına veya iktidara koşmayı deniyor. Bu da hukuk sistemimize olan güvenin kaybolmasına ve adalet duygusunun zedelenmesine neden oluyor.
Bütün bu tartışmalardan ancak hukukun üstünlüğünün kabul edilmesiyle sıyrılma şansına sahip olabiliriz. Adalete olan güvenin sağlanması ile bu handikapları aşabiliriz. Evet, hukukun verdiği her karar isabetli olmayabilir. Bazen hak arama yoluna girerken haksızlığa da uğrayabiliriz. Ancak bütün bu olumsuzluklar ve tartışmalar bizim hukuk sistemine ve adalete olan güvenimizin zedelenmesine neden olmamalı. Bunun için hem hukuk sisteminin içindeki savcı ve hakimlerimizin, hem iktidarın gerekli çabayı göstermesi gerekiyor. Şahısların üstünlüğüne değil hukukun üstünlüğüne ihtiyacımız var. Hâkimlerimize ve iktidarımıza duyurulur!
Next