Bir ülke, anayasasına neden demokratik bir hukuk devleti ibaresini koyar?
Neden demokratik?
Neden hukuk devleti?
Öncelikle konuyu irdelerken ülkenin rejimine ve bu rejimin kuruluş serüvenine bakmak gerekmektedir.
Birinci dünya savaşından yenik düşen Osmanlı imparatorluğunun siyasal yapılanması ile ülkenin idare edilemeyeceğini gören Mustafa Kemal ve fikirdaşları ortaya çıkan durumundan yeni bir zihniyetle çıkmanın mümkün olabileceğini gördüklerinden, şartları da göz önünde bulundurarak yeni bir yapılanmaya gitmişlerdir.
Osmanlının padişaha dayalı siyasal yönetim tarzını değiştirerek cumhuriyet rejimini benimsediklerini belirtmişlerdir. Gücü ellerine aldıklarında da önce padişahın siyasal temsiliyetini bitiren saltanatın kaldırılmasını ardından da halifeliğin kaldırılması ile devlet düzeni üzerindeki dini kuralları göre devleti irade etme yöntemini değiştirmişlerdir.
Rejimin oturtulması dönemlerindeki uygulamaların tek parti ile gerçekleştirildiğini ve bu uygulamaların monarşinin tek elden devlet idare etme yönteminden aşağı kalır yanının bulunmadığını hatırlatmak gerekir.
1946 tarihinden sonra çok partili siyasal yapılanmaya geçildikten sonra oluşturulan sistemin korunmasının sağlanması için hukuksal altyapılar hazırlanmıştır. Nitekim bu alanda ortaya çıktığına inanılan eksikliklerin tamamlanması çalışmalarını 1961 anayasasında bulmak mümkündür. Dönemin konjektörel durumu, değişim ilkelerinin korunması için sıkı önlemlerin alınmasını algı haline getirmiştir. Bu algı öylesine güçlü bir şekilde sürdürülmüştür ki yasama ve yürütmeye karşı yargı ve ordu rejimin koruyucuları olarak her zaman kendilerini görmüşlerdir.
Oysa egemenliğin kayıtsız ve şartsız olarak milletin olduğu sistemlerde millet egemenliğinin öneminin bilinmesi gerekmektedir. Egemenliğin sahibinin isteklerine kulak vermez ve bildiklerinizi dayatmaya devam ederseniz uyguladığınız rejimin demokratik ve hukuku olduğu tartışmalı hale gelir ki tartışılıyor zaten.
Bir rejimin veya yönetim biçiminin kendisine demokratik ve hukuk devleti demesi de onu demokratik ve hukuk ilkelerine uyan devlet yapmaz. Temel gösterge uygulamalar ve bu uygulamaların çağdaş insan Hakları normları ile uyuşma biçiminde görülür.
Devletin yasama ve yürütme erklerine karşı bağımsız olan bir yargının bulunması ve aynı zamanda bu yargının devletin uygulamaları konusunda da tarafsız olması gerekmektedir.
Yani devlet ile birey arasında çıkan bir hukuki durumda yargı kendisini rejimin ve yönetimin bekçisi konumunda değil de everensel hukuk normlarına göre hareket eden bir yapıda görmelidir. Yürütme ve yasamanı çıkardığı kararların evrensel insan haklarına uymamaları durumunda konuya müdahil olabilmeli ve gerekli düzenlemeleri uygulamaları ile gerçekleştirip yol gösterici olabilmelidir.
Bunun sağlanması için öncelikle hukuk eğitimi verilen okullarda ve uygulama alanlarında pozitif bilimin gereklerine göre müfredatlar hazırlanmalı ve bu alanda çalışacak olan hukukçuların eğitimine özen gösterilmelidir.
Son dönemde hemen hemen tüm çevreler hukukun üstünlüğü ile üstünlerin hukukunu tartışır hale geldi. Sayın Başbakan bile yaptığı konuşmalarda bu konuya vurgu yapmaktadır. Vurguların ciddiyeti tartışılır olmaktaysa da belirlemelerin boş olmadığını bilmek gerekmektedir.
Bu çerçeveden bakıldığında artık Türkiye’de bir rejim krizinin bulunmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu nedenle rejimi koruma korkusu bir tarafa bırakılmalı ve hukuk normları evrenselleştirilmelidir. Demokratik bir devlet olmanın hukuk devleti ilkelerini benimseyen ve uygulayan bir ülke olmanın birinci yolu bu algı değişiminden geçecektir. 90 yıllık süreçte hep birilerinin bizi dağıtacağını, yok edeceğini düşünerek geçiştirdik. Bu anlamda yaptığımız bütün hataları “devletin bekası” mantığı ile gizlemeye çabaladık ancak gelinen noktada artık buna ihtiyaç olmadığı ortadadır. Herkesi düşman görme, tehlikeli görme algısını değişmesi gerekmektedir. Bu algıyı yok edebilirsek hem dost kazanma hem de rejimimizi demokratik ve hukukun üstünlüğü çerçevesinde evrensel insan Hakları normlarına göre yönetme ve ilerletme şansına sahip olabiliriz. Bu da bütün sorunlarımızı çatışmasız bir şekilde çözebilme olasılığını ortaya çıkaracaktır.