Her ne kadar yöneticiler olaya üstükapalı çözümler bulma gayretinde bulunmakta olsalar da ülkenin ciddi sıkıntılarla yüzyüze olduğunu belirtmek ve işin ciddiyetini kavramak gerekiyor.
Gelinin noktada işlerin gün gittikçe daha fazla ciddileştiğini ve sorunlara müdahil olan güç sayısının arttığını da vurgulayalım.
“Herkesin derdi kendine” demişler dolayısıyla biz de kendimizin ve halkımızın telaşındayız. Neden çünkü çok iyi biliyoruz ki “ateş düştüğü yeri yakar.” Kürtçede; “kî şemitî ew şewitî (Kim kaydıysa o yandı)” diye bir söz var. Lakin karşı karşıya kaldığımız durumun ciddiyeti iyi kavranmaz ve atılması gereken adımlar zamanında atılmazsa korkarız ki yananların sayısı fazla olacak.
Bizi etkileyen mesele Türkiye demokrasisinin yetersizliklerinin atlatılamaması ve çözüm yolunda hakların sağlanması yolunda gerekli adımların atılamamasıdır. Her defasında karşımıza son dakikada bir gelişme veya olumsuzluk çıkıyor ve iş yeniden başa dönüyor.
Geçen dönemi hatırlayalım. En son Dolmabahçe mutabakatı açıklanmış ve ülke “bu kez tamam sorun çözülüyor” demeye başlamıştı ki Cumhurbaşkanı elinin tersi ile olup bitenin üzerine bir çizik çekmeye becermiş(!) oldu.
Ardından olumsuçluklar zincirleme yağmaya başladı.
Kürt meselesi artık kabul etsek de etmesek de uluslar arası bir sorun haline gelmiş bulunmaktadır. Burada Türkiyenin izleyeceği yol ya müdahil olup işleri kendi lehire çevirecek politikalar yürütecek ya da müdahil olup işleri aleyhine çevirecek. Burada nasıl bir yol izleneceği çok önemli.
Bu güne kadar yürütülen politikalara bakıldığında Dolmabahçe mutabakatına kadar işlerin iyi gittiğini daha sonra ise işlerin kötüye yöneldiğini görmekten ibarettir.
Suruç meselesinden önce aslında ipleri koparan söz “Kobanê düştü düşecek” cümlesinden ibaretti. Ardından DAIŞ çetelerinin inaılmaz saldırıları ve direniş ortaya çıktı.6-7 Ekim olaylarının patlak vermesi bu yaklaşımdan sonra gerçekleşti.50’den fazla insanımız yaşamını yitirdi. Ve bu çok büyük bir kırılmaya neden oldu. AKP’nin bölgedeki inandırıcılığı hızla kaybolmaya başladı. Bu reflekse karşılık baskılar ve yönelimlerin de arttığını belirtmek gerekiyor.
Hükümet bu işi çakırdığı güvenlik yasası ile hal edeceğini düşündü. Yani polise ve askere “vur” emrinin verilmesi veya vurulmaların yasal hale getirilmesi ile sorunun çözümleneceği ve insanların evlerine çekileceği hesaplandı ki bu hesabın çarşıya uymadığı ortaya çıktı. Çünkü bu yasa her ne kadar güvenlik güçlerinin bir kısmının elini rahatlattıysa da diğer çoğunluğun içinde ciddi bir sıkıntıya neden oldu. Çünkü insanlar siyaseten çözümlenecek bir sorun nedeniyle vatandaşlarını ceza i müeyidde olmasa bile vurmak istemiyor.
Gelelim uygulamaya 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan sonuçlar gösterdi ki hükümetin uyguladığı politika benimsenmemektedir. Hükümetin buna karşılık adımları da oldukça sert oldu. Başkanlık sistemi isteyen cumhurbaşkanının talepleri HDP’nin itirazı ile sandıkta gerçekleşmeyince bu seçimler yok sayıldı. Hükümet ve çoğunluk oylarını alan AKP manevralarla 1 Kasımda tekrar seçim kararı aldılar. Sonuçta olanları biliyoruz. Saldırılar,bombalamalar,yakalamalar,gözaltılar,görevden uzaklaştırmalar derken sonuçta seçim yapıldı ve AKP tekrar iktidar partisi olup hükümeti kurdu.
Lakin bütün bunlar gerçekleşirken ülkeye olumlu katkı anlamında gelişmeleri izleyemedik. Başbakan Ahmet Davutoğlunun açıklamalarını pratikte görme fırsatı da daha doğmadı. Çünkü bir yandan Ortadoğunun kaynayan kazanı,diğer yandan Suriyedeki sıcak gelişmeler ve öte yandan Kürtlerin durumu hükümeti politika belirlemekte epey zorluyor gibi görünüyor.
Hal böyle olunca artık politik olarak netleşmek gerekiyor. Son olarak BAŞİKA’ya gönderilen tanklar ve askerlerin durumundan da anlaşılmaktadır ki Türkiye duyarlılıklarını yine dini ve mezhepsel yaklaşımlarla sürdürmekten yana.Her ne kadar Kürdistan federal yönetimini legal yönetim olarak görmek gibi açıklamalarla bu hamle tanımlanmak isteniyorsa da sadece Barzani’yi tanımakla işin bitmeyeceğini herkes görüyor. Önemli olan konu Türkiyenin Barzani’ye göstermiş olduğu duyarlılığı bütün Kürtlere göstermesidir.Özellikle Türkiyedeki kürtlerin önemsenmesi ve taleplerinin dinlenmesidir.
Sorunu güvenlik yasasına dayayan hükümet TMK ve son yasa ile sorunu çözemeyeceğini sokaklara yansıyan hendek karşılığı ile almış oldu. Bu yasalarla güvenlik sağlamadığını ölüm tehdikleri ile sorunların çözümlenmediğini aksine daha da içinden çıkılamaz duruma geldiğine tanıklık ediyoruz. Çünkü daha düne kadar bölgede rahat bir şekilde konuşulan barış konusu ne yazık ki son dönemdeki uygulamalar nedeniyle artık dillendirilemeyor veya güç kullanan kesimlerin rahatsızlığına neden oluyor.
Güvenlik yasası altında uygulanan fermanlara Hendeklerle cevap verenlerin yaklaşımından da anlaşılacağın gibi her iki adım da can güvenliğini sağlamaktan oldukça uzak. Aradan çıkıp barış isteyenler ise “neyin barışı” ile karşılanıyor.Üstelik canları da arada gidiyor.
Sonuç olarak belirtmeliyiz ki ne “güvenlik yasaları” nede hendekler şu anda insanların can güvenliğini sağlayabiliyor. Barış isteyenlerin canları pahasına uğraştıklarını da artık herkesin görmesi gerekiyor. Hendeklerinizi ve sözüm ona güvenlik ve TMK kanunlarınızı kaldırsanız barışa daha fazla katkı sunarsınız diye düşünüyoruz.
Next