Hak kavramına bakış tarzımızı nasıl belirlemeliyiz? Neyin Hak, neyin hak olmadığını hangi kriterlere göre saptamalıyız? Haklı ya da haksız kavramlarını tanımlayıp onlarla özdeşleşmek bu kavramların oluşturduğu durumları ortadan kaldırmaya yetmekte midir gibi soruları kendimize sorduğumuzda, Hak kavramının önemi daha da artmaktadır.
Hakların tanımı biraz da haksızlıkların içerisinde gizlidir. Çünkü bir kavramın zıttı ortaya çıkmadıkça doğrusunun ne olduğu ya da ne kadar öneme sahip olduğu pek anlaşılmaz, fark edilmez.
Haksızlığı doğal dengenin bir tarafın aleyhine değişim olarak tanımlarsak, hak mücadelesini bunu düzeltme çabası olarak da görebiliriz.
Doğal dengenin bozulmasının sebepleri onu düzeltmek için gösterilen gayretlerin düzeyini, anlamını, çapını, yaklaşımını da etkilemektedir. Örneğin bir savaşın ortaya çıkardığı tahribatı ortadan kaldırmak için gösterilen çaba ile bir depremin ortaya çıkardığı tahribatı ortadan kaldırma yaklaşımımız aynı sayısal sonuçları verseler bile farklı olabilmektedir. Biri doğanın bir yıkımı diğeri insanların tasarlayarak ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Dolayısıyla bir deprem için insanların yapılarını yaparken gereken özeni göstermemeleri ya da gösterememeleri tartışılırken bir savaş için tartışılan konu tedbirsizlik ya da yetmezlik değildir.
Biz hak kavramını değerlendirirken insanların dengeleri kendi lehlerine değiştirme girişimleri sonucunda başkalarının aleyhlerine ne kadar değişim yaptıklarına da bakmalıyız.
Konut sahibi olmak her insanın doğal hakkıdır. Ancak konutunun etrafı açık kalsın diye diğer insanların konut sahibi olmalarını engellemek bir haksızlığı ortaya koyar.
Yaşam hakkı her insanın doğuştan gelen vazgeçilmez temel hakkıdır. Yaşam hakkını insanların elinden almak bu hakkı ortadan kaldırır.
Zengin olmak, mal mülk sahibi olmak bir haktır bununla birlikte insanların yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan besinleri alabilmeleri için gerekli parayı bulmaları da bir haktır. İnsanların çalıştıkları halde, çalışmak için çabaladıkları halde yiyecek ekmek bulamadıkları bir yerde bazı insanların lüks yaşam sürmeleri çelişkiyi ortaya çıkarır.
Peki, yaşamın bu çelişkili durumunda hak ve haklılığı nasıl değerlendirmeliyiz?
Günümüz dünyasında yukarıda saydığımız çelişkiler ve ya durumlar fazlasıyla yaşanmaktadır. Bu çelişkilerden kurtulma veya bu çelişkilerle birlikte yaşam sürdürme çabaları ülkelerin yönetimi şekilleri ile alakalı bir durumdur. Anti demokratik yönetim tarzlarının bulunduğu ülkelerde bu tür çelişkiler daha çok gözlenirken, nispetten demokratikleşen ülkelerde bu çelişkiler uygulanan sosyal politikalar sayesinde daha az tahribatlarla geçiştirilebilinmektedir.
Günümüz dünyasında artık insanların her hangi bir konuda haklı olmaları sorunu çözmüyor. Haklılıklarını ispatlamaları ya da dünyaya duyurmaları da sorunun çözümünü sağlayamıyor. Çünkü güç, haksızlığın sürdürülmesinde ya da haksızlığın sone erdirilmesinde hala temel faktör olarak ortada durmaktadır. Gücü elinde bulunduranlar denkleri olan ya da kendilerinden daha büyük bir güçle karşılaşmadıkları sürece lehlerine olan olanaklardan vazgeçmek istememektedirler. Haksız konumlarını kabul edilen meşru yolları kullanarak yasal güvencelere bağlamakta sonrada haksızlıklarını unutturup yaptıklarını yasaların uygulanması için yapılan çaba olarak insanlara anlatmaktadırlar. Kendilerini meşru, haksızlıklarını haklı göstermekte kendilerine karşı çıkanları terörist veya asi ilan etmektedirler. Mevcut konumlarına uygun yasalar çıkararak sözüm ona terör ile mücadele adı altında hukuki(!) güç kullanmaktadırlar. Kendi emellerine hizmet etmeyen her çaba, çıkardıkları yasalarca terörist eylem sayıldığından ve terör ile mücadelede her yol mubah olduğundan dolayı insanların temel haklarını ihlal etmeyi meşru bir savunma hakkı olarak anlatmaya çabalamaktadırlar. Bu da sorunların çözümünü kördüğüme çevirmektedir.
Oysa var olan düzenleri yargılamaya çalışan insanları tehdit etmek, yakalamak, tutuklamak, işkenceden geçirmek, öldürmekten ziyade bu insanların düzene neden karşı çıktıklarının analizini yapsaydılar, insanların temel haklarını ihlal etmeden de çözüm bulmak mümkün olabilirdi.
Mevcut hukuki ve etik değerler bağlamında haklı olmak da hakların alınması için yeterli olmuyor. Mevcut sistemlerin tamamı insanların daha iyi ortamda yaşam sürmeleri için var olduklarını iddia etmelerine rağmen en iyisinden en kötüsüne kadar tamamında insan hakları ihlallerinin somut koşullardan kaynaklanan gerekçelerle ihlal edildiğini gözlemlemekteyiz. Siyasal platformlarda hakla ilgili temel kriterleri ve kavramları kabul etmelerine rağmen ellerindeki güç nedeniyle hak ihlali olduğu uluslar arası kurumlarca kabul edilen eylemleri değişik gerekçe ve çekincelerle uygulamaya devam etmektedirler.
Orta doğuya demokrasi getirmek bahanesiyle Irak’ı işgal eden ABD kendi ülkesinde hala idam cezası uygulayan ülkedir. ABD’yi düşman ilan eden her fırsatta “kahrolsun Amerika” diyen İran İslam Cumhuriyeti de insanları idam etmeye devam etmektedir. Çin’de de durum bunlardan farklı değil. Üç değişik sistemin üç büyük temsilcisi de insanın vazgeçilmez temel hakkı olan yaşam hakkını belirledikleri koşullar çerçevesinde yok sayabilme gücünü kendilerinde görebiliyorlar. Bir idam mahkûmu ;”Neden insanları öldüren insanları, insanları öldürmenin kötü olduğunu göstermek için öldürüyorlar?” diye sormuştu.
Yaşamdaki çelişki sürüyor;
Darbe yapanlar başarılı olunca kahraman başarmayınca vatan haini oluyorlar!
Devrim yapanlar başarılı olunca kahraman başarmayınca asi oluyorlar!
İşkenceciler, katiller, cellâtlar güçlüyken kahraman, güçsüzleşince suçlu oluyorlar!
Ancak bütün bu haksızlıkları görenler, ezilenler, sürünenler, hak kazanma mücadelesi verenler, bu yolda ölenlerin haklı olmaları insanca yaşamalarına yetmiyor!
Doğal dengeyi insanların, hayvanların, ağaçların dahası bütün doğanın aleyhine bozanlara karşı dengeyi kurmaya çalışmak gücü ellerinde bulunduranların gözünde asi’lik oluyor.
En azından insanların temel haklarının ihlaline yönelik olan hareketler karşısında mücadele ederken haklı olmanın yanında güçlü olmanın da gerekli olduğunu unutmamak gerekiyor. Hak savunucularının üstlendikleri görevleri yerine getirirken, haklı olmanın yanında siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda da güçlü olmasının bir zorunluluk olduğunu görmek gerekiyor. Çünkü artık haklı olmak yetmiyor.
Next