Dolmabahçe mutabakatı denildiğinde akla değişik toplantıların geldiğini biliyoruz. Mesela Eski Genelkurmay başkanlarından Yaşar Büyükanıt ile şimdiki cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasından da bir görüşme yapılmıştı ve ardından önemli gelişmeler olmuştu ancak bizim şimdilik bahsedeceğimiz konu bu değil.

Dolmabahçe mutabakatı 28 Şubat 2015 tarihinde başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan başkanlığında AKP ve HDP İmralı heyeti arasında üzerinde anlaşılan ve Sırrı Süreyya önder tarafından kamuoyuna açıklanan 10 maddelik mutabakattır.

Peki, neyi içeriyordu?

 Bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa

Başlıklardan da anlaşılacağı gibi tanımlamadan başlayarak demokratik bir anayasa ile tamamlanacak bir süreçten söz ediliyor.

Bu maddeler aslında çözüm süreci olarak tanımlanan sürecin yol haritasını da işaret eden bir gelişme ve Türkiyenin en temel sorunu olan Kürt sorununu demokratik ve siyasal yollarla çözme gayretini de ortaya koyan adımları içeriyor.

Ancak görünen odur ki şimdi süreçten çark etme gayretleri var. Siyasal mekanizma koruma refleksi ile hareket ederek iktidar- çözüm çekişmesinde iktidarda kalmayı çözümü gerçekleştirmeye tercih eden bir yaklaşım. Oysa çok iyi biliyoruz ki bu yaklaşım doğru sonuca götüren bir yaklaşım değil.

1990’lı süreçleri yaşayanlar bu konuda büyük tecrübe sahibidirler. Devletin derin mantığı da bu yıllara ait verileri beyninde saklıyor. Bu ülkede akla gelebilecek her türlü yasal ve yasa dışı yöntemler kullanılarak sorunun şiddet yolu ile bitirilmesi denendi. Dağ taş insan cesetleri ile doldu. Yer altı hücrelerinde insanlar kaybedildi. Faili meçhul cinayetler işlendi. İnsanlar kaçırıldı. Köyler yakılıp yıkıldı. Tutuklama ve gözaltı furyaları, işkenceler yaşandı buna rağmen sorun bu metotla çözümlenemedi.

Bizler dahil bu ülkede yaşayan ve aklıselim düşünen herkes sorunun siyaset yolu ile çözümlenmesinin silahsız metotlarla yürütülmesinin daha mantıklı ve faydalı olacağını söyledi ve söylemeye de devam ediyor. Çünkü çok iyi biliyoruz ki ülkemizin savaşa değil barış ve kardeşliği ihtiyacı var ve takdir edilmelidir ki ülke çıkarları insanların kişisel iktidar çıkarlarından daha önemlidir.

Gelinen aşamada alınması gereken risklerin tamamının alındığını belirtmek mümkün. Yani siyaseten bu risk alınmıştır. Bu karardan sonra gidilen seçimlerde vatandaş tercihini ortaya koymuştur. Sürecin muhatabı olan HDP ve AKP tabanlarından tepkileri almış ve bu sonuçlarla parlamentodaki yerlerini almışlardır.

Bu sonuçlara göre ne AKP’nin %41 oy aldım diye küsmesine gerek var

Ne de HDP’nin %13 oy aldım diye kendini dev olarak görme hakkı var.

Bu oylar çözüm süreci konusunda birlikte karar vermenin yolunu ve mantalitesini göstermektedir.

Siyasette toptan kabul etme ve külliyen ret etme mantığı diye bir mantık olamaz. Bu tür davranışlar demokratik algıdan da uzak davranışlar olur.

Ancak bu konuda bir terslik olduğunu da belirtmek gerekiyor. Sürecin en güçlü karar vericilerinden biri olan ve şimdi cumhurbaşkanlığı makamından bulunan sayın Erdoğan’ın sürece daha fazla destek vermesi beklenen bir anda birden sürecin karşısında olma gibi bir pozisyona girmiş olması en büyük handikap gibi görünüyor.

Sayın Erdoğan İmralı ile yapılan görüşmeler dahil kendi inisiyatifinden gelişen süreçten haberdar değilmiş gibi davranarak tavır koyması anlaşılır gelmiyor. Hele hele kendini hükümetin sözcüsü konumuna getirmesi ise makamının tarafsızlık konumu ile bağdaşmıyor. HDP’nin tavrı konusundaki eleştiri dozu ise şu şekilde basında yer alıyor; “HDP'nin PKK ile organik bağı olmadığını söylediğini kaydeden Erdoğan, "Olmayacak tabi ama inorganik bağının olduğunu görüyoruz tüm istihbari bilgilerle bunu biliyoruz. Seçimlerde görülen bir gerçek var… Öyle yerler var ki diğer partilere sıfır oy çıkıyorsa bu düşündürücüdür... Demek ki buralarda kaleşlerle tehdit var." dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, HDP yetkililerinin Başbakan ve AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nun önceki gün partiyi ziyareti sırasında bir kez daha gündeme getirdikleri Dolmabahçe mutabatı ile ilgili olarak ise "Ben bu ifadeyi cımbızlamak durumundayım. Dolmabahçe mutabakatı ifadesini asla kabul etmiyorum" dedi ve ekledi:"Ortada bir hükümet vardır diğer tarafta grubu olan bir siyasi parti vardır. Neyin mutabakatını nasıl yapıyorsunuz? Ülkemizin geleceğine yönelik atılacak bir adımsa bunu yeri parlamentodur. Bu parlamentodan güçlü bir şekilde çıkınca onun bir değeri olur. Bölücü örgüte sırtını dayamış olanlarla bir mutabakat asla yapılamaz, böyle bir şey düşünülemez."

Geçen yıl 6-7-8 Ekim tarihlerinde yaşananları unutmasının mümkün olmadığını belirten Erdoğan, "Bunu kim neyle izah edecek? Çağrıyı yapanlar ortada. Ondan sonra eline saz ver, cici çocuk diye çıkar meydanda göster"

Çözüm yerinin parlamento olduğu gerçeği doğru. Zaten dolmabahçede açıklanan kararların alınacağı yer de parlamento ancak bu konuda kullanılan dil ve kişisel tavırlar ne yazık ki daha ön plana çıkıyor. Bu saatten sonra mutabakat tanımama fikri demokratik algıyla uyumlu görünmüyor. Anti demokratik bölüm ise yarar getirmez.