Ülkemizde son günlerde yaşananlar doğum öncesi sancıları hatırlatıyor. Ülke siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel açılımlara gebe, bunu hepimiz biliyor ve görüyoruz. Ancak bu gebeliğin yaşam bulması, bu çocuğun doğması ve doğum yöntemleri konusunda nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusundaki kararsızlık herkesi strese sokmuş görünüyor.
Temel soru, Türkiye’deki değişimin nasıl sağlanacağıdır?
Dünya değişiyor, insanlar değişiyor, ihtiyaçlar değişiyor bütün bunlara cevap vermek gerekiyor ancak sorunlar öylesine iç içe geçmiş ki buna çare bulmak ayrı bir dert, bulunan çareyi uygulamak ayrı bir dert olmuş. Bu nedenle sorun çözmeye çalışanların işleri görüldüğü kadar kolay değildir.
Sorunları çözmenin yolu ve yöntemi medenileşmiş ülkelerde siyasaldır ve siyaset bilimidir. Modernleşmemiş ülkelerde ise savaş, kavga ve kargaşa ile başlar sonucunda dış güçlerin müdahalesi ile içinden çıkılmaz bir hal alır. Bunun örnekleri çoktur. Etrafımıza şöyle bir bakıversek ne denildiğini anlamak güç olmayacaktır.
Kavramları iyi anlayıp değerlendirmek gerekir; Özgürlük. Bağımsızlık. Devlet, bölge, Milliyetçilik, ulusalcılık, ırkçılık, soykırım, cumhuriyet, demokrasi, birey ve insan hakları, özgürlüklerin sınırları gibi kavramlar iyi analiz edilmelidir.
Dünya ülkeleri vuku bulan büyük ekonomik krizin nasıl aşılması gerektiği konusunda toplantı üzerine toplantı gerçekleştirirken bizler bu temel soruna yeterince eğilim gösterememekteyiz. Nedeni yaklaşan seçimlerin de etkisi ile Kürt sorunu konusunda yaşadığımız büyük çekişme. Bu çekişme ve siyasal etkinlik meselesi öylesine bir düzeye geldi ki nereden kopacak diye seyretmeye başladık.
Türkiye’de sorunun demokratik çözümü konusunda kendisinden büyük beklentiler bulunan Başbakan ve siyasal partisi ortamı yumuşatma görevini bırakmış ateşe körükle gitme yöntemini benimsemiştir. Bu siyasi taktik Kürtlerin çoğunluklu olarak yaşadıkları bölgelerin dışındaki alanlarda oy kapma anlayışının bir ürünü olmakla kalsa belki anlaşılır bir taktik olur ancak olayın vahameti daha büyük.
Yazılarımızı takip edenler hatırlarlar siyasetteki sinirli durumun yarar getirmeyeceği hususunda “Sinirli siyaset” başlığı ile yazdığımız bir yazıda ülke yönetiminde bulunanların sinirlerine neden hâkim olmaları gerektiğini hatırlatmış ve sayın başbakanı uyarmaya çalışmıştık. Elbette muhalefetin görevi siyasal iktidarı köşeye sıkıştırıp sinirlenmesine neden olmak ve sinirli haldeyken söylenen hatılı sözleri ön palana çıkarıp onun iktidarını bitirmektir. Siyasal iktidar sahiplerinin bunu çok iyi bilmeleri gerekirdi! Ancak anlaşılan, sorun bu kapsamda kalmamaktadır. Son dönemdeki saldırıların altında yatan gizli kalmış, bugüne kadar saklanmış ruh halleri de mevcut.”Ya sev ya terk et” sözleri hayra alamet sözler değil. Bu ülkede başka partiler de aynı yolu izlemişti. Düne kadar bu partileri eleştirenler bugün o partilerin sergiledikleri duruşun da gerisinde kalmış bulunmaktadırlar.
Hemen hemen her ortamda birlik ve beraberlikten söz edenlerin son dönemde uyguladıkları politikalar gözden geçirildiğinde nasıl bir birlik ve beraberlik istedikleri merak konusu olmaktadır. Birey özgürlükleri konusunda açıklama yapanların bugün bu sözlerin gerisinde kalarak özgürlük sunacaklarına baskıyı meşrulaştırıcı açıklamalarda bulunmaları, gerginliğe zemin hazırlamaları anlaşılır cinsten değil.
Dün başbakan “ya sev ya terk et” demeseydi ardından Hasan Celal Güzel celallenip halkın oyları ile seçilmiş bir milletvekiline “terörist” deyip çirkin yüzünü ortay koymazdı. Bakanlıktan düştükten sonra dergi satıcılığında bile tutunamayan bu zatın bir koltuk kapar mıyım çıkışlarını anlamak çok zor değil ;ancak bir koltuk için ülkeyi böylesi bir tehlikenin içine atanların nasıl vatansever olduklarını anlamakta da güçlük çektiğimizi belirtmek gerekmektedir.
Önümüzde bir yerel seçim var bunu anlamak lazım. Ancak yerel seçimlerde sandıktan kazançlı çıkmak için toplumu bu kadar germenin çok da anlamlı olduğunu söylemek mümkün değil. Şurası tartışılmaz ki bölgemizde DTP ve AKP rakip partiler. Zaten Fırat’ın doğusuna geçip ben varım diyen başka parti de ortalarda görünmüyor. Bu iki partinin düzen nezlindeki görüntüsü de pek iç açıcı değil. Genel eğilim olarak biri bölücülükle diğeri laik demokratik düzeni yıkmaya çalışmakla suçlanan parti.
Bu iki partinin Türkiye’nin sorunlarını parlamento çatısı altında çözme imkânının bulunduğunu da belirtmek gerekmektedir. Çözüm konusunda uzlaşamayan bu partilerin gerginlik yaratma konusunda anlaşmış görünmeleri ülkenin çıkarına değil.
Birilerinin;” gerginliği biz çıkarmıyoruz iktidar sorumluluğunu yerine getirmiyor dediğini” duyar gibiyiz. Haklı olabilirler iktidar sorunların çözümü noktasında sözünde durmuyor ancak iktidar sorunların çözümü noktasında üstüne düşeni yapmıyorsa bunu deşifre etmenin tek yolu gerginliği artırmaktan geçip geçmediğini de gözden geçirmekte fayda yok mu?
Ülke Kürt sorununda da, diğer sorunların aşılması ve çözümlenmesi konusunda da doğum sancıları çekiyor. İstenen sağlıklı bir doğum sağlıklı bir anne ve sağlıklı bir çocuk olmalıdır. Anne uğruna çocuğu, çocuk uğruna anneyi feda etmemeliyiz. İkisini de kurtarmanın beraber sağlıklı yaşatmanın çarelerini düşünmeliyiz.
Bu kafa ile gidersek, anneyi de çocuğu da ya öldürür ya da sakat bırakırız ki bu sonuç en istenmeyen sonuçtur.
Unutulmamalıdır ki birbirimizi hangi isimle tanımlarsak tanımlayalım beraber yaşamaktan başka şansımız yok. Bu nedenle birbirimizi güzel isimlerle, güzel tanımlamalarla tanımlayalım ki güzellikler, Hasanların celallenip çirkinleştikleri gibi çirkinleşmesin!
Next