ABD’nin seçim sonrası dış politikası yavaş yavaş belirginleşirken hem AB hem de diğer Ülker yeni stratejiler çerçevesinde dış politika stratejilerini revizyondan geçiriyorlar.

Öncelikle “değişim” sloganı ile ABD’de devrimsel bir değişimi gerçekleştirerek iktidara gelen Barack Obama’nın dengeleri ABD lehine değiştirmek için hızlı bir çabanın içerisinde olduğunu belirtmek gerekmektedir.

ABD’nin yeni stratejilerini konuyu izleyenler yakinen bilmektedirler.en azından Barack Obama’nın değişim ile ne kast tetiği ABD seçimlerinden bir yıl önce başlattığı kampanya konuşmalarından net olarak belirginleşmişti.

Türkiye’de de kitap haline getirilip yayınlanan bu konuşmaların takipçileri ABD dış politikasındaki değişimlerin neler olduğunu kaba hatları ile öğrenmiş bulunmaktaydılar.

ABD güçlerinin seçimlerden sonraki süreçte Iraktan çekileceği ve belirlenen sayıda ABD askerinin ırakta kalacağını,

Pakistan ve aAfganistana özel bir önem verilerek savaşın bu alanda sonuçlandırılması için yoğun çalışmalara girişileceği,

Öncelikli tehlikeli ülkenin İran’dan ziyade Kuzey Kore olarak belirginleştirildiğini,

Orda doğuda yıpranan ABD imajının yeniden güçlü hale getirilmesi için dost ve Müttefik devletlerle yeniden sıcak ilişkilerin geliştirileceği,

İslamla değil, radikal İslamcılarla mücadele edildiği yönünde bir izlenim yaratılarak radikal İslamcılara yöneleceğinin işaretleri belirginleşmiş bulunmaktaydı.

Barack Obama’nın Türkiye ziyaretini de bu bağlamda ele almak gerektiğini belirtmeliyiz. Obama bir yandan Ortadoğunun en güçlü ülkesi durumundaki Türkiye ile bozulan ilişkilere yeniden bir sıcaklık kazandırmaya çalışırken diğer yandan yine Yüksek Amerikan çıkarlarını korumak için ülkemize yön vermeye çabalamaktadır.

Şunu samimiyetle itiraf etmeliyiz ki Başbakan ve hükümetin dış politikada sergilemeye çalıştıkları çıkışlar bizleri kandırmaya yönelik hareketlerden öteye gidememektedir. Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine karşı veto çıkışları bize daha fazla askeri Afganistan’a göndermeye mal olmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bize sağlanan bir sekreter yardımcılığı koltuğu binlerce evladımızın Afganistan’da daha fazla kalmasına neden olmuştur. Sözüm ona ABD desteği ABD ordusunun Türkiye üzerinden dönüşüne yarayacaktır.

ABD’nin bölgemizde yaptıklarının yanı sıra son dönemde dış politikanın Türkiye’nin kırmızı çizgileri ekseninde yürütüldüğünü de unutmamak lazımdır. Ermenistan konusu, Kürt konusu, Demokrasi konusu uluslar arası politikanın en hassas ve en çok izlenen konularını oluşturmaktadır. AB ile devam eden tam üyelik müzakerelerinin adım adım ilerlemesi sağlanırken Türkiye’nin taahhütlerini yerine getirmesi gerektiğini de hatırdan çıkarmamak lazımdır.

Türkiye’nin dış politikada en öncelikli ve ağırlıklı konusu bu ara Iraktaki gelişmelere endekslenmiş bulunmaktadır. ABD’nin Iraktan çekilme hazırlıklarına başlamış bulunması, PKK’nin Kuzey Irakta medya alanları oluşturmuş olması, Kerkük’ün statüsü ve Irakın toprak bütünlüğünün sağlanması konularında Türkiye’nin ıraktan daha fazla çaba gösteren devlet konumuna düştüğünü vurgularsak yanılmış olmayız sanırız. Bütün bunların Kürt politikası ile yakinen ilişkili olduğunu da unutmamak gerekmektedir. Kürt meselesini Irakta sınırlandırarak içerde de bazı kültürel adımların atılması ile atlatılmasına dayalı politikanın ne kadar gerçekçi olduğunu hep beraber göreceğiz.

Orda doğunun yeni düzleminde Türkiye için en iyi yolun Kürtler konusunda birinci dereceden sorumluluk ve öncü ülke olmasıdır. Çünkü her ne kadar büyük sıkıntılar yaşanmaktaysa da Türkiye en fazla kürdü barındıran, Demokrasi ile yönetilen ve bütün Kürtler için çekim merkezi olan aynı zamanda Kürt sorununun çözümünü sağlayabilecek Kürtlere de sahip olan tek ülkedir. Bu yönüyle İran, Irak ve Suriye’den daha fazla avantaja sahiptir.

Türkiye’nin yapması gereken AB üyeliği çalışmaları çerçevesinde demokratik açılımlar sergileyerek Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözümlemek ve Komşusu olan ülkelere örnek bir model oluşturmaktır. Daha fazla güç ve baskı yerine daha çok demokrasi ve hak vererek bunu sağlamak hem daha ucuza mal olacak bir adım hem de daha büyük avantajlar sağlayan bir girişim olacaktır. Sorunlarından arınmış bir Türkiye’nin gelişmiş devletlerin cazibe merkezi olacağı da bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.

Irak’a endekslenip kalmak yanlış sonuçlara götürebilir. İkinci bir Cezayir antlaşması vakası beklemek pek mümkün değil artık. Ne dünya o dünya ne Kürtler o Kürtlerdir çünkü!