Eskiden toplumun ilim ve irfan anlamında aydınlatılması çalışmalarının başlangıç noktası medreselerde eğitim gören imamlardı. Her köyün veya yerleşim biriminin camiinde faki denilen ilim tahsil eden öğrenciler bulunurdu. Köylüler bunların eğitimlerini sürdürmeleri için gerekli iaşelerini temin eder, sahip çıkarlardı.
Medrese eğitimi gören din adamları doğal olarak toplumun hem gelenek ve görenekleri ile iç içe yaşadıkları için toplumun nabzını tutabiliyorlardı hem de lazım gelen din ve dünyevi bilgileri paylaşabiliyorlardı.
Ancak cumhuriyet kendisine göre yeni bir yaşam dizayn etme kararlığı ile ilkelerini sıralayınca eski düzen gitti ve yerine kurulan yeni düzen de farklı sonuçlar ortaya çıkardı. Özellikle bölgemizde durum tamamen farklılaştı. Laik devlet düzeninin din ve devlet işlerini Diyanet İşleri Teşkilatını kurarak birbirinden ayırması (!) neticesinde ortaya çıkan yeni kadrolar bırakın din ve devlet işlerini birbirinden ayırmayı dini tamamen devletin bünyesine alarak işleri sürdürdüler.
Görevlerinin gereği de buydu zaten.
Ülkenin Hanefi mezhebine göre dini vecibelerini yerine getiren bölümünde büyük sorunlar yaşanmamış olsa da özellikle bölgemizde ve Kürtler arasında kopuşlar yaşandı. Din devlet kontrolünde sunulunca devletle entegrasyon sorunu yaşayan toplum bir de alim erozyonu ile karşı karşıya kaldı.
Hem dil konusunda hem de imamların yetişme tarzları nedeniyle eski düzen gitti yerine getirilen yeni düzen de tutmadı.
Eskiden bin bir sorununu imamlarından aldıkları bilgilerle tamamlayan toplum katmanları yeni gelen mescit ve camii imamlarını (naylon) imam olarak nitelendirdi. Diyanet kadrosundan işe başlayanlar ile geleneksel tarzda eğitimlerini tamamlayan imamlar arasında çekişmeler baş gösterdi. Birçok yerleşim yerinde hem kadrolu imamlar hem de geleneksel olarak yetişen medrese imamları birlikte görev yapar oldu.
Bu mesele doğal olarak din kavramı ve bakış açısında değişiklikleri beraberinde getirmiştir. Devleti veya kişiyi kutsayan resmi din ekolü ile asri saadet dönemini örnek alan din anlayışı arasında farklılık giderek büyümeye başladı.
Sadece bizde değil diğer İslam ülkelerinde de buna benzer sorunlar yaşandığını belirtmek gerekir. Mısır başta olmak üzere birçok İslam ülkesindeki âlimlerle yönetimler arasında sert anlaşmazlıklar yaşandı. Sistemler egemenliklerini sürdürmek için dini unsurları da kullanmaya çalıştıkça bir kesim din âlimlerinin sert muhalefeti ile karşılaştılar.
Aslında ortaya çıkan fikir ayrılığı kimin gerçek İslami anlattığı veya temsil ettiği konusuydu. Gerçek islamın bütün insanlığın huzur ve refahına hizmet ettiğini söyleyen bir kesim dinin iktidar sahiplerinin istekleri doğrultusunda şekillendirilemeyeceğini iddia ederken, iktidarda olan yönetimler ise din adına kendi yaptıklarının doğru olduğunu iddia ettiler.
Ülkemizdeki bu tartışmalar diyanet işleri başkanlığına bağlı olan kadroların maaş ve imkan sahibi olmaları sebebiyle avantajlı duruma geçmesi ile sonuçlanmış oldu. Merkezden gelen hutbeleri okuyan imamların işleri beş vakit namaz kılmaktan ibaret haline geldi ve geleneksel etkinlikleri azaldı.
Türkçe bilmeyen din alimleri bozuk Türkçeleri ile hutbeleri okumaya başladılar. Köylerde cemaat tek kelime Türkçe bilmediği halde Türkçe okunan hutbeleri dinlemek zorunda bırakıldı. Kadrolu imamların da gelen talimatları uygulamaktan başka çareleri olmayınca durum oldukça karışık hale geldi.
Ancak son zamanlarda bu durumun artık yavaş yavaş değiştiğine tanıklık etmeye başladık. Artık gerek taziyelerde gerek diğer sohbet ortamlarında söz alan imamlar toplumun anladıkları dilden İslami anlatmaya başladılar. Bu durum başka bir gerçeği de ortaya çıkarmaya başladı. İslamin barış ve kardeşlik dini olduğunu, kimsenin kimseye üstünlük taslayamayacağını, kimsenin islamı referans göstererek ırkçılık yapamayacağını, asrı saadet döneminde yaşanan ve iktidar tartışmalarının söz konusu olmadığı bir İslami bakış açısının toplumsal uzlaşmaya ne kadar katkı sunabileceği konusunda da aydınlatıcı bilgiler paylaşılmaya başlandı. Bunun bir örneği de sivil Cuma namazlarında ortaya çıktı. İktidar önce belirlenmiş ve kadroya bağlanmış olan imamların yönetimindeki camiler dışında ibadet edenleri farklı adlarla adlandırmaya ve onları dışlamaya yeltendi ancak kararlı duruş karşısında sessiz kalmayı tercih etti. Namaz kılan birçok imam farklı düşüncelere sahip olmakla suçlandı ancak bu imamların çoğunun daha birkaç yıl önce yani emekli olmadan önce camilerde görev yaptığın unutulmuş bir havaya girildi.
Son dönem dikkatle izlendiğinde din adamlarının artık ortaklaşabildikleri, toplumun değer yargılarına ve sorunlarına daha büyük duyarlılık gösterdikleri, toplumsal sorunlara dinin adalet ve hak anlayışı çerçevesinde bakabildiklerini gözlemlemek mümkün.
Bu durum din adamlarının eski sosyal konumlarına dönme çabalarını göstermesi açısından önemlidir. Çünkü bu yeni bakış açısı hem onların toplum içindeki eski değer ve konumlarına gelmelerine neden oluyor hem de toplumun din konusuna daha duyarlı bir şekilde yaklaşmasına neden oluyor.
Next