Türkiye’de bunca yıldır süren çatışmalı sürece rağmen hala “Nuh deyip Peygamber demeyen” bir kesimin varlığı ve sistemin önünü tıkamak için elinden geleni yaptığı bütün çıplaklığı ile ortadadır.
Buna rağmen sistemin Kürtlerin istediği düzeyde değilse bile siyasal mekanizma yolu ile kendini yenilemeye çabaladığı gerçeğini de göz arda edemeyiz.
Aslında ülkenin temel meselesi olarak gördüğümüz Kürtlerin temel haklarını yok sayılması veya yasal güvenceye alınmaması meselesini bir tarafa bırakıp durumu değerlendirdiğimizde iktidarın sistemle cebelleşmesini görmemek mümkün değildir.
Cumhuriyetin kurulmasından sonra eski sisteme ve yapıya karşı koruma ve kollama algısının aşırı abartısı nedeniyle ortaya çıkan devlet ideolojisi bir türlü kendini yenileme tavrına girmeyince doğal olarak yapılan yasalarla da bu anlayış ve algı güçlendirilerek devlet ideolojisi olarak yürütülmüştür.
Gerek AB ile uyum çalışmaları çerçevesinde olsun, gerekse sistemin artık kendini yenilemesi gerektiği gerçeğinin görülmüş olmasından kaynaklansın bu ideolojinin değişim sürecinin toplum tarafından desteklendiğini görmekteyiz. Bunun somut ifadesi ise değişim adına hareket ettiğini söyleyen iktidar partisinin üçüncü dönemde de yüzde 50 oranında oy alarak iktidarını sürdürmesidir.
Değişim isteyen ve destekleyen Türkiye toplumunun ve devlet mekanizmasının içindeki bir bölüm bürokrasinin konu Kürt meselesi olunca neden kapandığını ve eski ideolojik yapıda ısrar ettiğini irdelemek gerektiğini düşünüyoruz.
Sayın Başbakan Kürtlere imha, inkâr ve asimilasyon uygulandığını belirtmiş ve kabul etmiştir. Bu gerçek bilindiğine ve kabul edildiğine göre gereğinin de yerine getirilmesi gerektiğini her halde biliyordur. Sayın başbakan inkâr ve imha olayını sona erdirdiklerini asimilasyon meselesini de çözeceklerini belirterek soruna karşı duyarlılıklarını ifade etmişlerdir. Bu konuda 1991 seçimlerindeki sürece hatırlatmak gerekiyor.
Ülkede inkar politikası 1991 seçimlerinden sonra Başbakan olan Süleyman Demirel’in Diyarbakır’da yaptığı konuşmada “Kürt sorunu vardır” demesiyle gündeme gelmiş ancak başarılı bir sonuca gidilememiştir. O dönemde çıkan veya çıkarılan yemin krizi meselesini ve ardından DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarını hepimiz bilmekteyiz. Bu açılımdan sonra iktidara gelen Tansu Çiler hükümetinin inkârı reddetmesini bir tarafa bırakalım, imhayı nasıl devreye soktuğunu da biliyoruz. O politikanın tutmadığını çok iyi gördük ve bu gün Kürtlerin varlığı ve Türk olmadıkları artık herkes ve sistem tarafından da kabul görmektedir. Bu konudaki eksikliklerin yeni anayasada tamamen giderilmesi ve özellikle anayasal vatandaşlık kavramı ile güçlendirilmesi gerektiği açıktır.
1991 tarihinden bu yana tam yirmi yıl geçti. Meclisten atılan, cezaevine konulan ve yemin krizi olarak adlandırılan sürecin aktörleri olan insanlar tekrar Kürtler tarafından milletvekili seçilerek aynı meclise gönderilmişlerdir. Yargı kıskacının aşılacağını tahmin ederek sayın vekillerin parlamentoda sorunun çözümüne katkı sunacaklarına da inananlardınız.
Ancak görünen odur ki yine aynı senaryonun tekrarı konusunda işin içine çomak sokmaya çalışan veya çalışmaya heveslenen azımsanmayacak kadar insan mevcut. Anlaşılan kazanılan başarı yine bir yemin krizi ile gölgelenmek istenmektedir. Bağımsız milletvekillerinin ya da Kürt vekillerin bu oyuna gelmemeleri gerekir.
Anayasal zorunluluk olarak okunması ve yerine getirilmesi gereken bir yemin metni var. Herkes okuyorsa onlarda okumalıdırlar. Yemin metni okundu diye kimsenin kimseyi yanlış anlaması söz konusu olamaz. Bugüne kadar meseleyi anlayamamış olanlar varsa bırakın anlamamaya devam etsinler.
Önemli olan diğer bir konu da çözümün dilidir. Kürt sorununu çözmek için parlamentoya gönderilen sayın vekillerden beklenti krizin dilini uygulamaları değil çözümün dilini ön plana çıkarmalarıdır. Mesele etken veya edilgen görünme meselesi değil mesele çözümü yakalama ve uygulama meselesidir. Türkiyelileşecek bir politika yürütülecekse, çatı oluşumlarına ev sahipliği yapılacaksa takdir edilmelidir ki ülke genelinde kriz çıkaran taraf değil çözümün peşinde koşan taraf olarak tanınmak gerekecektir. Bunu zaten istiyor olmak yetmiyor bunu kamuoyuna; konuşma tarzı, davranış tarzı, ilkeli duruşlarla destekleyip yansıtmak lazım. Zaten barışın savaştan zor olmasının bir nedeni de bu değil mi?
Next