14 Nisan operasyonu ile başlayan ve günümüze kadar gelindiğinde bin dört yüz’den fazla insanın tutuklanması ile devam eden süreçte Kürt siyasetini önünün nasıl açıldığını anlamakta güçlük çekenlerdiniz. 1990’lı yılların en acımasız süreçlerinde memleketin her tarafında dağında, taşında, bağında, köyünde, kentinde oluk oluk kan akarken, operasyonlarında öldürülen memleket evlatlarının başında askeri komutanlar bile gözyaşı dökerken ortaya çıkan fikir bu işin siyasi metotlarla çözümünün şart olduğuydu. O dönemlerde TOBB gibi sivil toplum kuruluşlarının da desteği ile sorunun çözümü konusunda neler yapılabileceği, nasıl çözüm önerileri geliştirilebileceğine yönelik çalışmalar yapıldı. Meclisten ve STK’lardan gelen komisyonlar sorunların tespiti, Çözümü ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için onlarca rapor yayımladılar. Çatışmanın içerisinde bulunan askeri kanat da sivil kanatta uygulamadaki yöntemlerle sorunların çözümlenemeyeceğine kani oldular. Askerler sorunun askeri tedbirlerle giderilemeyeceğini vurguladı, Siviller illegal ve kontrgerilla yöntemleri ile de sorunun çözümsüz kaldığını gördüler. Sıkıyönetim ile başlayan seksenli süreçlerin sonlarında,Olağanüstü Hal yasaları ile yürütülen 90’lı sürecin de yaraya merhem olmadığı çok net olarak görüldü.2000’li yıllara gelindiğinde yani yaşanan savaşın otuzuncu yıllar bölümüne herkes artık konunun bir diplomasi meselesi olduğunu,siyasi bir mesele olduğunu ve siyasi muhatapları ile siyasal zeminde siyasal bir çözümle sonuçlandırılması gerektiği konusunda ortaklaşmaya başladı. 90’lı yılların çatışmalı döneminde başı çeken Ünal Erkan, Mehmet Ağar gibi insanlar dahi “Düz ovada siyaset yapılsın” yaklaşımını basın önünde dillendirdiler. Devletin şahin kanadı çatışmalarda muhatap olarak görüp yıllarca mücadele ettiği kanadın temsilcilerini masada muhatap olarak kabul etmeyeceğini ilan etti. Ben sizinle çatışır ama başkaları ile barışırım mantığı ortaya atıldı. Muhataplık meselesi halen tartışılan bir konu. Muhatabın kim olacağını ise demokratik olarak sandıkların belirlemesi gerekmekteydi. Yapılan seçimlerde %10’luk seçim barajına ve bütün sıkıntılara rağmen Bölgede yaşayan insanların çoğunluğu DTP listesinin “bin umut adaylarını” grup kuracak yeterlilikte meclise gönderdi. Muhataplık sorunu böylece bize göre çözümlenmiş oluyordu. Kürtlerin Kürt kimliği ile seçilen milletvekilleri pek ala muhatap olarak görülebilirdi. Eğer o süreçte Sayın Başbakanın el sıkmama fobisi ortaya çıkmasaydı veya el sıkma işi yani muhatap olarak kabul görme olayı şartlara bağlanmamış olsaydı sorun büyük ölçüde çözüm yoluna girebilirdi. O süreç uzayınca doğal olarak muhataplık konusunda adres yine merkeze döndü. Bu mesele ayrıca yazılması gereken bir konu ama biz devamla asıl konumuza gelelim. Milletvekili seçimlerinden sonraki süreçte dayatılan şey DPT’lilerin Kürtleri temsil etmediği fikriydi. Bu nedenle de 29 Mart seçimleri bir referandum havasında geçti. Yerel seçimlerimiz ilk kez çok renkli geçmeye başladı. Kış ortasında buzdolaplı, kanepeli, ovada keçilerin dağıtıldığı dağlara koyun hediye edildiği bir seçim süreci yaşadık. Tunceli valisi bu nedenden dolayı davalık oldu. Sistemi temsilen AKP’nin ve halkın adına siyaset yaptığını söyleyen ve muhataplığı temsilen DTP’nin katıldığı seçimleri bölgede ezici bir çoğunlukla DTP adayları aldı. Seçilen Belediye başkanları yerelin temsilcileri olarak yeni projeleri ile iş başına geldi. Sorunun demokratik zeminde çözümü yönünde yeniden umutlar yeşermeye başladı. Halk verdiği oylarla muhataplık sorununa bir çözüm bulduğuna inandı. Artık Kamusal alanda bu sorun çözümlenebilirdi. Demokratik açılım nidalarının yankılandığı ve muhatabın ortaya çıktığı bir dönemde artık sorunun çözümüne yönelik beklentiler dillendirilebilinirdi. Ancak olmadı. Halkın büyük oy çoğunluğu ile seçtiği belediye Başkanları gözaltına alınarak cezaevlerine yollandı. Siyaset yapıyorsanız siyaseten tarafsınız ama Belediye Başkanlarına siz tarafsınız diye tutuklama kararları çıkartıldı. Bırakın taraf olmalarını aynı zamanda tutukladığınız Belediye Başkanları size muhattaptırlarda. Bu gerçeği görmek gerekir. “İrademize dokunmayın” kampanyaları, “Kelepçeli demokrasi” tepkileri bunu göstermiyor mu? Görevde bulunan ve görevi devreden bütün Belediye Başkanlarının alınıp cezaevlerine atılması aslında olayın yargısal değil siyasal olduğunu ortaya koymuştur. Bir yıldır yaşatılan sürüncemede hala iddianamenin bile hazırlanmamış olması, davanın görülmeye başlanmamış olması işi cılkını çıkarıyor. Sonuç olarak Belediye Başkanlarını mahkemeye çıkararak veya çıkarmayarak serbest bırakın diyoruz. Süreç yarardan ziyade zarar getiriyor. Nejdet Atalayı, Hüseyin Kalkanı, Abdullah Demirbaşı cezaevinde tutarak ülkeye demokrasi getirme iddiasında bulunamazsınız.