1 Ekimde TBMM açılıyor. Meclisin açılması ile ülkenin geleceğine yönelik kararların alınmaya başlanacak olması elbette konuya olan duyarlılığı artırıyor. Ancak bu sene meclis açılışı ile ilgili olarak birkaç konu oldukça önemli görünmektedir. Bunlar sırası ile
Sınır ötesi operasyon tezkeresi
Yeni anayasa hazırlık çalışmaları
BDP’nin meclise gidip gitmemesi konularıdır.
Dikkatle bakıldığında aslında her üç maddenin de Türkiye’nin geleceğini yakından ilgilendiren konular olarak göze çarpar. Bu önemli konuların diğer bir önemli özelliği ise hepsinin Kürt sorunu ve demokrasi ile ilgili olması.
Türkiye’nin demokrasi sorununu ve temel sorunu olan Kürt meselesini demokratik bir sistem dâhilinde, silahları susturarak çözümlemek isteyen herkesin çözüm merkezi olarak görmesi gereken yerin parlamento olduğunu düşünmekteyiz. Parlamentoyu devre dışı bırakan, işlevsizleştiren deneyimlerin sağlıklı bir sonuç yaratmadığını bu gün uğraşmak zorunda olduğumuz sorunlardan zaten görmekteyiz. Parlamentonun işlevsiz olduğunu düşünmek aynı zamanda halk iradesinin tecellisini de dikkate almamak olarak yorumlanabilir. Bu nedenle demokratik yapıların vazgeçilmez unsuru parlamentodur.
Parlamento serbest seçimler sonucunda halkın kendisini temsil edecek olan vekillerini seçerek gönderdiği mekân olma özelliği nedeniyle dokunulmazdır. Üyelerinin faaliyetlerinden dolayı dokunulmazlıkları da bu özelliğinden gelir. Ancak temel özelliği halk iradesinin temsilliyet merkezi olmasıdır.
Peki, parlamento halk temsilliyetini içinde barındırmıyorsa ya da halkın seçtikleri ve kendilerini temsil eden vekilleri parlamentoya sokulmuyorsa bu durumda bu parlamentonun durumu nasıl değerlendirilmelidir?
Böylesi durumlarda bile parlamentonun önemini belirtmek gerektiğini ve saygınlığını korumak gerektiğini düşünmekteyiz. Bunu demokrasiye olan inancın bir gereği olarak gerçekleştirmek gerekiyor.
12 Haziran 2011 tarihinde yapılan genel seçimlerde Barış ve Demokrasi Partisi içinde bulunduğu zor koşullar ve baraj uygulamaları nedeniyle seçimlere girememiş ve adaylarını bağımsız olarak seçim yarışına sokmak durumunda kalmıştı. Bu seçimlerde cezaevlerinde tutuklu bulunan altı ismi de aday göstermişti. Yüksek seçim kurulu bu adayların durumunu itirazlar sonucunda değerlendirmiş ve adayların seçime girmelerinde bir mahsur olmadığını belirterek seçim startını vermişti. Ancak seçimler sonucunda bu adayların seçimi kazanmaları üzerine önce Hatip Dicle’nin vekilliği düşürülmüş ardından da diğer milletvekillerinin parlamentoya gidişleri engellenmişti. Arkadaşlarının bu duruma karşısında yani cezaevinden bırakılmaması nedeniyle milletvekili seçilen diğer parlamenterler de meclise gitmeme kararı almışlardı. Yani “ya hep beraber ya hiç birimiz” anlayışı ile konuya yaklaşım gösterilmişti ki bu tavırları tabanları tarafından da olumlu olarak değerlendirilmişti.
Ancak 12 Haziran seçimlerinden sonra gelişen süreç Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde ve Kürt sorununun demokratik sivil çözümü noktasında büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldı. Şu anda karşısında bulunduğumuz durum çok hassas bir süreci işaret etmektedir. Parlamentoya gitmemek Kürtlerin sivil siyasal alandan çekilmeleri anlamına gelir ki bu da silahlı çatışma dışındaki bütün olasılıkları ortadan kaldırmaya doğru götürür. Oysa silahlı mücadele tarzının sonuçlarının olumsuzlukları ortada ve bilinmektedir. Sorunun diyalog zemininde çözümlenmesi için demokratik yöntemlerin devreye girmesinin gerekliliği herkesçe kabul edilmektedir.
Siyasi alana ve meclis çatısı altına çağrılan Kürt temsiliyetine reva görülen uygulamaları elbette tasvip edemeyiz ancak içinde bulunduğumuz sürecin hassasiyeti nedeniyle bu durumda bile meclise gitmenin gitmemekten daha yararlı olacağı düşünülmelidir. Çünkü sorunların çözümü için bu diyalogların gerekli olduğuna inanıyoruz. Siyaset ve diplomasi alanında kibir, inat, sloganik duruşların yerine diyalogun ince metotlarını denemenin de yerinde olacağı açıktır.
Meclise gitmeyip iktidar ve muhalefetin eleştirileri ile uğraşmak yerine meclise girip gerçekleri yüzlerine vurmanın ve kamuoyuna kimin demokrasiden yana kimin koltuk sevdasında olduğunu göstermenin de bir erdemlilik olacağını düşününce BDP’nin meclise gitmesinin doğru bir adım olacağını düşünüyoruz. 26.09.2011
Next