Farkında mısınız bilmiyorum ama son dönemlerde Kürt meselesindeki tartışmalarda seslerini çıkaranlar eğer geleneksel tek düze ses tonundan farklı bir konuşma stili ile konuşurlarsa anında damga yeme riski ile karşı karşıya kalıyorlar.
Bu eleştiri mantığı konuşanın Kürt olup olmamasına bağlı kalmaksızın (Türk veya başka kökenli olan insanlar için de aynı şekilde) sürdürülüyor.
Yaşamının neredeyse tamamını beli bir politik çizgide sürdürmüş olanından tutun da Türkiye’de Kürtler konusunda yazdıkları yazılar nedeniyle Türk milliyetçilerin hedefi halene gelmiş yazarlar ve aydınlar için de aynı durum ve yaklaşım söz konusudur.
Yani yüz tane doğrunun yanında bir tane dokunan söz veya yazı aktarıldığında eleştiri okları nedense öncesi ve sonrası düşünülmeden hemen harekete geçiyor.
Eleştirinin nesnel gerçeklere dayandırılması durumunda da söylenecek bir şey yok elbet ancak bu eleştiriler öylesine sert ve öylesine dışlayıcı ve suçlayıcı oluyor ki insanın durup saatlerce düşünmesi bir zorunluluk haline geliyor.
Yıllardır dile getirilen ve tekrarlanan bir talebimiz var. Bu talep evrensel insan haklarına dayanan, demokratik ve hukuka uygun bir davranış geliştirilmesi talebidir. Muhatap kim ise ona yönelik söylemle talepler dile getirilmektedir. Ve bu talepler sıralanırken diyalogun temel unsurlardan biri olduğu vurgulanır.
Diyalog, şüphesizdir ki işin muhatapları ile geliştirilmek zorundadır. Eğer hükümete yönelik bir talepte bulunuyorsanız hükümetle oturup konuşmanız gerekmekte ya da ona sesinizi duyuracağınız bir metot geliştirmeniz gerekmektedir. Hükümetle konuştuğunuz için hükümetçi oluyorsanız o zaman konuşmamanız lazım. Sorunlar da konuşulmadan çözümlenemeyeceğine göre çözümsüzlük üzerinde bir tez geliştiriyorsunuz anlamı çıkar ki bu, taleple çelişen bir durum olur.
AKP ile konuşanı AKP işbirlikçisi,
CHP ile konuşanı CHP işbirlikçisi,
BDP ile konuşanı BDP işbirlikçisi,
Devletle konuşanı devlet işbirlikçisi
PKK ile konuşanı PKK işbirlikçisi olarak tanımlarsanız nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağımızı hesaplayabiliyor musunuz?
Biz bunu yaparız diyenler kendi bildiklerini elbette okumaya devam edebilirler ancak unutmamak lazımdır ki toplumsal uzlaşma ve diyaloga bu kadar ihtiyaç duyulan bir dönemde her önüne geleni dışlama ve öteleme mantığı insanları da fikirleri de partileri de yalnızlaştırır.
Topluma, devlete, hükümete, aydınlara, partilere söyleyecek bir çift sözü olanları bıyık ve sakal arasında tercih yapmaya zorlayıp ya da tercihsizliğe zorlayıp susturmak bu topluma kazandırmayacaktır.
Konuşmak isteyeni konuşturmamak bir hak olarak algılanırsa konuşmasını istediğinizde konuşmamasının da bir hak olarak ortaya çıkacağını hesaplamak gerekir.
Sonuç olarak diyeceğimiz odur ki her insan, toplum, örgüt, parti etrafında veya etki alanında bulunanların kendisi gibi düşünmesi ve hareket etmesini bekleme isteği doğaldır. Ancak insanların doğaları gereği farklı olduklarını, baktıkları halde herkesin karşısında duran olguyu farklı algıladığını ve kendine özgü çözümlerle yaklaştığını kabul etmek gerekir.
Orkestrayı orkestra yapan farlı sesler çıkaran aletlerin varlığıdır. Orkestra şefinin mahareti bu sesleri ahenk içerisinde düzenleyerek hoşa giden bir sesi ortaya çıkarmasındadır.
Değişik seslerden ürkenler neden ahenkli bir yönetim sergilemediklerini düşünmelidirler.
Her değişik sesi çıkaran aleti orkestradan atarsanız sonuçta orkestra denilen bir şey ortada kalmaz. Orkestrası olmayana da kimse şef muamelesi yapmaz.
Bilmem anlatabildik mi?