Açıklanan programları gereği bilinmektedir ki, Demokratik Toplum Partisinin yöneticileri ve milletvekilleri yerel seçim hazırlıkları çerçevesinde bölgede bir gezi yapmaktadırlar.

Bu gezileri ile hem siyasal mesajlarını kitlelere anlatmakta hem de AKP Genel Başkanı ve Başbakan Sayın Erdoğan’ın bölgeye yaptığı ziyaretler sonrası yaşanan protestolar karşısında halkın kendilerini desteklediklerini göstermek için bir nevi de gövde gösterisi yapmaktadırlar.

İşin burasına kadar olan bölümünde bir anormallik yok.Ancak DTP’liler, Ardahan’da sivil bir grubun saldırısına uğradılar ve olaylar çıktı.Taşlamalar.yaralanmalar oldu.Son dönemde ülkenin değişik kesimlerinde böylesi saldırıların olduğunu bilmekteyiz.Sakarya’da,Mudanya yolunda,Antalya’da  şura da veya burada….

Saldırıların sebebi yayın organlarında farklı farklı sunulsa da hepsinin özünde bir “Milliyetçilik” kabarması içerdiğini söylemek yanlış olmaz sanırız.

Herhangi bir konuda karşılıklı saldırıda bulunmadan önce saldırıya neden olan olguyu iyi tanımlamak gerekmektedir.

Olgumuz Milliyetçilik olduğuna göre nedir bu milliyetçilik diye bir soru sormamızda fayda bulunmakta. Kitleleri biri birine kırdırtan, dünyada özellikle Nazi uygulamalarından sonra tecrit edilen, istisnaları dışında hiçbir Aydın tarafından benimsenmeyen bu olgu nasıl gelişir?

Milliyetçilik kavramını bütünleştirici bir unsur olarak geliştirir ve bir dayanağa bağlarsanız önemli faydalar sağlayabilirsiniz. Çünkü modern çağın bir eseri olan Milliyetçilik devlet olgusu daha doğrusu modern devlet olgusuyla ortaya çıkan somut bir gerçekliktir. Milliyetçilik ve modern devlet ilişkisi ayrı bir yazı konusu olabilir ancak bugün ülkemizde milliyetçilik kavramının nasıl geliştiğini irdelemeye çalışacağız.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu sancılı olmuştur. Osmanlı imparatorluğunun son kalıntısı olan Anadolu’da yaşayan tebanın silkelenmesi ile kurulun cumhuriyet İttihat ve terakki mantığını saymazsak bir milliyetçilik anlayışı ile değil “Kâfirin zulmüne karşı yapılan bir direnmenin destanıdır” Direnişi milliyetçilik anlayışından ziyade İslami birlik anlayışı etnitizm’e bağlı olmaksızın beslemiştir. Savaş sonrası yapılan anlaşmalarda etnik kökenler belirtildiği halde yapılan ayrışmaların etnik temelde değil de İslami temelde gelişmesi de bunun göstergesidir.

Ülkemizde geç kalınan bir milliyetçilik gelişimi olduğu için geliştirilmek istenen bu akımın yönünü de cumhuriyeti ve kurtuluş savaşını yöneten kadrolar belirlemeye çalışmıştır. Kemalist ideoloji ile kurulmak istenen yeni milliyetçiliğimizin kendiyle çelişen tanımlamaları ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Tanımlaması ile bir yapı oluşturulmaya çalışılmıştır.

İslami boyutuyla Türklük, misakı milli sınırları içerisinde kalan Müslüman kesimi kastetmiştir.

Siyasi tanımıyla Türklük, siyasal sınırlar içerisinde kalan ve vatandaşlık bağı ile devlete bağlı olan herkes olarak tanımlanmıştır.

Etnik tanımıyla Türklük, orta Asya’dan gelen bir boy olarak tanımlanmıştır.

Kendi içinde birbiriyle çelişen bu tanımlamaların yanı sıra bir de kurucu ideolojinin sisteme düşman ilan ettiği kavramlar bulunmaktadır. İslam, Kürtler, Sosyalizm gibi…

Kuruluş ve kurtuluş mücadelesinin temel ideolojisi olarak kullanılan İslami ideoloji daha sonra laiklik ilkesiyle kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.

Anadolu toprağının kardeş halkı olan Kürtler cumhuriyetin kuruluşundan sonra resmi olarak yok sayılmaya başlanmıştır.

Sosyalızım memleket düşmanlığının adı olarak sunulmuştur.

Geç kalınmışlığın bir telaşı sunucunda yapılan işler, yapılan tanımlamalar ve ortaya çıkarılan belirlemeler yanlışlar zincirini ortaya koymuştur.

Ülkemizde çıkarılan yasaların, oluşturulan kurumların, yapılan eğitimlerin kökeni hep belirlenen ideolojinin gösterdiği yoldan yapılmıştır. Verdiğimiz bütün eğitimlere rağmen özgür kaynaklarla karşılaşan her birey kendisiyle çelişkiler yaşamaya başlamıştır.

Onbir yıl boyunca Türküm doğruyum çalışkanım diyen Kürt çocukları Türk olmadıklarını anladıklarında şaşırdılar. Onbir yıl boyunca laiklik tanımıyla dinsel olguya bakan İslamcılar hadiseyi öğrenince baka kaldılar, sosyalizmle tanışanlar sosyalizmi tanıdıktan sonra neden bu sistemin devlet düşmanı olduğunu anlayamadılar.

İşin başında yapılan tanımlamalar, uygulamalar sonradan ortaya çıkan gerçeklerle çakışınca sert karşılaşmalar yaşanmaktadır.

Bir yandan somut gerçeklikleri görüp yapılan tanımların dışına çıkmaya çalışanlar bir yandan kendilerin verilen bilginin doğru olduğunu kabul edip vatanı ve ülküyü savunmaya geçen kesimlerin çatışmalarını seyrediyoruz.

Demokratik anlayışla bir birimizi anlamanın telaşındayız ancak her zaman aklı selim hakim olamıyor. Kitleleri yönlendirenler bazen yanlış yapıyorlar. Halkları karşı karşıya getirmenin bir anlamı yok, sonu hüsran olur. Ancak devlet idare edenlerin artık yanlış tanımları da tanımlamaları da düzeltmeleri gerekmektedir.

Ardahan’da yaşanan çatışma da başka yerlerde yaşanan çatışmada yanlış verilen bilgilerden ve tanımlamalardan kaynaklanmaktadır. Bu yanlışları düzeltmeden doğruları yaşamak güçtür.Üç taş atmakla,beş baş kırmakla sorun hal olmaz.Tanımları ve tanımlamaları gerçekler ışığında yaparsak daha sağlıklı sonuçlar alabiliriz.Kardeşlik üreten bu coğrafyada kardeşliği pekiştirenlerin kazanmaları dileğiyle…