Bilgisayar ekranında bir resim var.
Bir kadın, yaşı ilerlemiş görünüyor.
Göz kararı altmışlı yaşlarda.
Sırtında erzaklarla dolu bir heybe var.
Sağ eline bir sopaya bağlanmış ak bir bez parçasını almış yukarı kaldırarak yürüyor.
Ayaklarının bilekten yukarısı çıplak çoraplı olup olmadığı görülmüyor.
Ve bu anne yürüyor.
Bir top mermisine, bir roket mermisine, bir tank atışına, bir kanas kurşununa hedef olmamak için elinde ak bayrağı ile ülkemin Cizre kentinde gündüz ortasında yürüyor.
Bunun kaderi olmadığının elbette farkında ancak bu durumu ona kader olarak yaşatanlara ilişkin hükmü kalbinde saklı.
Ak bayrak;
Masumiyetin,
Teslimiyetin,
Zararsızlığın,
Tehlikesizliğin sembolü.
Biri ak bayrak sallayarak yaklaşıyorsa ona zarar verilmez. Lakin benim ülkemde elinde ak bayrağı, kucağında yaralı torunu ile kurşunlara hedef olan dedelerim var. Torununu kurtarmaya çalışırken kurban olan dedeler.
Yüzüklerin efendisi romanının filme çevrilmiş halini izlerken kral oğlunun mezarında acılar içinde kıvranırken şu sözleri söylüyordu: “ Babalar çocuklarını gömmemeli!”
Bizim ülkemizde ne yazık ki çözümlenemeyen sorunlar nedeniyle artık babalar çocuklarını, dedeler torunlarını, gençler eşlerini gömmek zorunda kalıyor.
Hatta benim ülkemde sokak ortasında vurulan yurttaşların cesetleri günlerce can güvenliği nedeniyle kaldırılamıyor. Cesetler morglarda, derin dondurucularda, buzluklarda bekletiliyor.
Peki, bütün bunları hak ediyor muyuz?
Bu sonuçlara neden olan, neden olarak gösterilen mesele şüphesiz ve tartışmasız olarak belirtildiği gibi Kürt meselesidir. Ülkeyi yöneten siyaset mekanizmasının sorunu demokratik yollar, hak ve hukuk çerçevesi ekseninde çözümü yerine güvenlik önlemleri ile çözme gayretinden dolayı sorun kar topu gibi sürekli büyüyor. Büyüdükçe daha çok kan akıyor, daha çok insan ölüyor ve daha çok sorun yaşıyoruz.
Yapmanın bozmaktan daha zor, barışın savaştan daha zor olduğu gerçeği ortadadır. Yapıcı ve barışçı olanların güçlüler ve haksızlar tarafından rencide edildiği bir dönemden de geçiyor bu toplum. Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar sözü bile yetmiyor içinde bulunduğumuz duruma. Çünkü artık doğruyu söyleyeni kovmuyorlar; cezalandırıyorlar, horluyorlar, gözden düşürmeye kalkışıyorlar.
Haklı olanın yanlış, haksızın doğru hareket ettiği iddiasında bulunduğu bir tartışma ortamındayız. Kimse kendi eksiğini, yanlışını, bozuğunu görmüyor.
Herkesin kendini haklı bulduğu bir çatışmadayız artık. Yapılan bütün uyarılar ne yazık ki dikkate alınmıyor.
Şu anda ateşten uzakta olanların içinde bulunduğu aymazlık ve duyarsızlık kahredici bir hal almaya başladı. Memleket bir yangın yerine dönme tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu halde vatan, millet, Sakarya edebiyatları ile dönem geçirilmeye çalışılıyor.
Oysa ayları geçen sokağa çıkma yasaklarının yaşandığı kentlerimiz var bizim. Tankla, topla, roket ve ağır silahlarla çatışmaların yaşandığı, her gün ölüm haberlerinin geldiği kentler…
Kent merkezlerinde vatandaşlarımız artık ellerinde ak bayraklar sallayarak dışarıya çıkma gayretindeler. Çoğu yerde bu durum bile derde çare olmuyor ve vatandaşlar kurşunların hedefi haline geliyor.
Daha altı yedi ay önce her şeyin düzeleceği umudu taşıdığımız yerden bugün ne hallere geldik. Siyasi rekabet, siyasi hırs, kişisel husumet bu kadar mı insanları görmez kılıyor. İnsanlar nasıl oluyor da bir anda bu hale gelebiliyor.
Şefkat,
Adalet,
İnsani duygular,
Kardeşlik,
Merhamet,
Sağduyu nasıl oluyor da bir nefret ile yerle bir edilebiliyor?
Adalet üzerine kurulu olması gereken bir yapıda nasıl oluyor da sırtında heybelerle ellerinde beyaz bayraklarla anneler yaşam mücadelesi vermek zorunda kalıyor?
Bu yaşamı vatandaşlarımıza reva görüp o vatandaştan güven beklemek mümkün mü?
Kendi yaşam alanında kendi ihtiyaçlarını karşılamak için ellinde beyaz bayrakla dolaşmak zorunda olan annelerin uğradıkları haksızlığın vebalini kim ve nasıl ödeyecek gerçekten merak ediyoruz.
Vicdana, adalete, insanlığa, merhamete en çok ihtiyaç duyulduğu anda eğer insanlar bu kavramları bulamıyorlarsa o memlekette sıkıntılar asla bitmez!
Next