1990’lı yılların başlarında olaylar dört bir yandan artarken, artan baskılar sonucunda kırsal kesimlerden şehir merkezlerine doğru inanılmaz bir göç dalgası başlamıştı. Bir yandan can derdi öte yandan şehir merkezlerinde çekilen cefa ve perişanlık. Vatandaşlar başlarını sokacak bir ev bile bulamayacak duruma geldiklerinde şehir kenarlarındaki mahallelerde naylon çadırlar kurarak ailelerine barınacak yer bulma telaşındaydılar. Açlık, perişanlık, rezalet diz boyu.
Ne suyu akan bir musluk, ne ihtiyaçlarını giderecekleri bir tuvalet, ne gıdalarını sağlayacak paraları vardı. Malları mülkleri neleri varsa köylerinde bırakıp göç etmişlerdi. Naylon çadırlar altında onlarca insan yakacak odunları, kömürleri olmadan yaşamaya çalışıyordu. Yakacak olarak bulunan tek malzeme, pamuk çırpıları ve tezekler…
Acılar bu kadar olsa eyvallah çekilebilirdi ancak bununla bitmiyordu. Naylon çadırlar altında bile çoluk çocuklarını yaşatmaya çalışanlara huzur ve can güvenliği yoktu. Kent merkezlerinde kumandalarına basılmış tetikçiler her gün kan akıtmaya devam etmekteydi. Kürt kimliğini tanıyan Demirel’in varisi Çiler ve efradı devleti sosyal devlet kimliğinden çıkarmak için ellerinden ne geliyorsa esirgemiyorlardı.
Caddelerde kan, çadırlarda sefalet. Meydanlarda nutuklar atılmaktaydı.”Devlet için kurşun atanlar da yiyenlerde şerefli olurken” aynı devletin vatandaşları inim inim iniliyordu. Vatandaş yaşamla ölüm arasında tercih yapmak zorunda bırakılmıştı.
Batman işte böyle bir süreçte yüz binlerden üç yüz binlere yükselen bir nüfusa sahip oldu. Kenar mahallerde yeni mahalleler oluştu. Bırakın imar planı uygulamaya, vatandaşın kurduğu çadırlara yol yetiştirmek bile mümkün olmamaya başladı. Ne altyapı yeterli oldu ne üst yapı. Can derdi ne kural dinledi ne kanun.
Bunca acının yaşandığı dönemlerde duygular seçim sandıklarına yansıdı. Umutlar seçim sandıklarına yansıdı. Hangi politikacı Barış için, uzlaşı için bir söz söylediyse bağrı yanık vatandaşlar gözü kapalı peşinden koştu ama sonuç hep hüsran oldu.
Yürekleri acıyla dolan, gözyaşları ağlamaktan kuruyan, onurlu yaşam timsali başı dik insanlar şehir merkezlerinde geçim derdinden çorap, çekirdek, el işi gibi malzemeler satmak zorunda kaldılar. Buda yetmedi onurlarını korumak için ölümü bekler oldular. Bu insanlar, gelecek için umutlarını yitirdiler. Güvenlerini yitirdiler.
Bu acıları çeken insanlar acıyla yoğrulup yaşlandılar. Bu acıları ve sefaleti çeken çocuklar şimdi yirmili yaşlarda gençler oldular. Ve siz bunların bir gün içerisinde sihirli değnekle dokunulmuş gibi normal birer insan gibi davranış sergilemelerini bekliyorsunuz. Buldukları her fırsatta neden bu kadar şiddet eğilimi gösterdiklerini merak ediyoruz. Neden kanun, yasa, söz dinlemediklerini merak ediyoruz. Neden her gün intihar ettiklerini sorguluyoruz. Hükümeti, devleti neden sevmediklerini sorguluyoruz.
Düne kadar açlıkla terbiye etmeye çalıştıklarımızı bugün değişik hediyelerle yönlendirmeye çabalıyoruz. Oy versinler diye makarnayla, kömürle, dolapla kandırmaya çabalıyoruz. Bu tutmaz.
Evet, bu insanlarımızı kazanmamız lazım, kırılan onurlarını, yıkılan umutlarını diriltmemiz lazım. Birlikte yaşamın güzelliklerini onlara benimsetmemiz lazım ama bunu yaparken çektikleri acıdan daha büyük sevgiler vererek bunu sağlamamız lazım.”Ya devlet başa ya kuzgun leşe” politikaları yerine, “Ya sev ya terk et” mantığı yerine vatandaşı devletle barıştırmanın yollarını bulmamız lazım ve bunun için ne lazımsa yapmamız lazım.
Seçimden seçime insanları hatırlayarak ah seçim ah derseniz, başkası da vah geçim vah diye yanıt verir. Birlikte yaşamın sadece seçim sandıklarına atılan oylardan ibaret olmadığını bilmemiz gerekir. Yiğidi öldür ama hakkını ver demişler. Yiğidi öldürüp hakkı yerine makarna verirseniz, sonuç malumun tezahüründen ibaret olur.
Next