Avrupa Birliğinin Türkiyenin çağdaş insan hakları ve demokrasi konusunda ilerleme kaydetmesi konusundaki güveni gittikçe azalırken son zamanlarda Türkiye cumhuriyeti yurttaşlarının da AB ile tam üyelik müzakereleri ile üyelik konusundaki güven ve beklentileri aynı paralelde azalmaya başladı.
Bu durum durup dururken gerçekleşen bir durum değil. Son üç dönemde üst üste iktidarda kalmayı kazandığı seçimlerle garantileyen Adalet ve Kalkınma Partisinin bunda rolü büyük. Çünkü hükümet son zamanlarda her ne kadar söylemde AB konusunda istekli olduğunu belirtse ve AB konusunda bir bakanlık kurmuş olsa da asıl çıkarlarını Ortadoğu ve Şengay ülkeleri ile ilişkileri geliştirme boyutunda görmeye başlar bir izlenim doğuruyor. AB ve ABD’ye hem müttefik deyip hem kafa tutma meseleleri bu alternatiflerden kaynaklı görünüyor.
Şimdi Türkiyenin Avrupa birliği sürecine bir bakmakta fayda var.Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği süreci, 1963 yılında Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaklık anlaşması imzalamasıyla başlayan ve 1987 yılında tam üyeliğe başvurmasıyla ivme kazanan süreçtir. 1999 yılında AB üyeleri tarafından aday olarak kabul edilen Türkiye, 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı. Bu tarihin üzerinden 9 yıllık bir süreç geçmesine rağmen halen tam üyelik konusu muamma bir konu olarak önümüzde duruyor. Bu durum doğal olarak iktidarın canını sıkmaya ve rest çekmesine de neden oluyor.
Ancak unutulmamalıdır ki Türkiye için AB üyelik süreci aynı zamanda demokrasi ve insan haklarının oturtulması, kurumların kendi alanlarına çekilmesi, ilişkilerin temel prensipler üzerine oturması ve özgürlüklerin gelişmesi için zemin oluşturan bir süreç ve ikna aşamasıdır. AB standartlarının belirtilen alanlardaki kalitesi sayesinde bizim de ülkemizde insan hak ve özgürlüklerini geliştirme konusunda ilerlememize neden oluyor. Kısacası durum AB’nin bizi kabul edip etmemesinden ziyade bizim için kendimizi geliştireceğimiz ve hedefleyeceğimiz bir alan olmasındandır.
Velev ki AB ülkemizi tam üye olarak almaya yanaşmadı. O zaman kıyamet mi kopacak? Elbette kopmayacak ama bu konuda iki yönlü düşünmeyi de ihmal etmemek gerekiyor. Birincisi AB normlarının dışında bir yola saptığımızda modern dünyanın bir üyesi olarak değil Ortadoğu bataklığının tam ortasında kendisini bulan ve sürekli çatışma riski taşıyan bir ülke olacağız. Demokrasi ve insan hakları, temel haklar ve özgürlükler yerine iktidarların bize sundukları demokrasi ve haklarla yetinmek durumunda kalacağız ki bu elbette kötü bir durum olacak. Yönetim sertleşecek ve halk cevap verdiğinden de kıyametler kopacak. Lakin ikinci bir formül de var. Hükümet eğer AB beni almazsa bile ben AB standartlarını ülkemde egemen kılan bir özgürlükler diyarı yaratacağım diyebiliyorsa o zaman da sorun yok. Bu da hükümetin ve başındakilerin icraatları ile ortaya koymaları gereken bir durumdur. İktidarı bir dikta rejimine dönüştürmemek, basın ve bireysel özgürlüklerin sınırlandırılmadığı, din ve vicdan özgürlüğünün korunduğu, devlet imkânlarının ideolojik bir biçimde kullanılmadığı, kuvvetler ayrılığının prensip olarak kabul edildiği, yargının bağımsız olduğu bir sistem oluşturulur ve herkesin söz ve karar sahibi olduğu bir düzen yaratılırsa buna da ammena…
Son olaylardan sonra yapılan kamuoyu araştırmaları insanlarının beklentilerinin umutvar olmaktan çıkıp karamsarlığa doğru yöneldiğini gösteriyor. Güvenilirlik oranı azalıyor ve insanlar gelecek konusunda endişelenmeye başlıyorlar. Önümüzdeki bir yıllık süreç için değerlendirme yapan vatandaşların  %36’lık bölümü ekonomini kötüleşeceğini düşünüyor. İstihdam kötüleşecek diyenlerin oranı yüzde 40 oranına yükselmiş. Buda işsizlik demek ve insanların aç kalması demek. Türkiye’de insanların %63’lük bölümü işlerin kötüye gittiğini düşünmeye başlamış.
Beklentiler sadece bu kadarla bitmiyor elbette. Bir de güven duyma meselesi var. Ordu, Polis, Meclis, Hükümet gibi kurumların güven endeksleri yüzde 8 ila 4 arasında düşmeye başlamış.  Orduya güven yüzde 8 hükümete güven %6 oranında azalmış. Siyasi partilere, hükümete ve adalete olan güven azalmaya başlamış hem de öyle böyle değil  %6’lar oranında. Ve gelelim yazımızın konusun olana AB üyeliğine. Bu konudaki kamuoyu desteği de azalmış durumda. Yurttaşların %28’lik bölümü AB üyeliğini iyi olarak görüyor ki bu yüzde 10’luk bir azalmaya tekabül ediyor. AB üyeliği bir fayda sağlamaz diyenlerin oranı ise %58’lik bir orana çıkmış. Bu oranların hayra alamet olmadığını da belirtmek gerekiyor.
Sonuç olarak Türkiye yönünü batıdan doğuya çevirirse büyük kaybeder. Bir kişinin hükümranlığı veya bir anlayışın hükümranlığı söz konusu olur ve bu ülkeye yazık olur. AB’nin neden bizi almadığını sorgulama yerine siyasal, sosyal ve ekonomik kriterlerini yakalamayı hedeflemek daha hayırlı olacaktır. O kriterleri yakaladığımızda artık bizi alıp almamaları önemli değil diyebilme şansına ve konumuna sahip olabiliriz. Yoksa kaybeden ülkemiz olacak.