Geçen hafta TBMM’de kabul edilen Terörün Finansmanı Tasarısı ile nur topu gibi bir terörle mücadele yasamız daha oldu! Buna göre terör olarak tanımlanan çerçeveye giren suçların işlenmesinde tümüyle veya kısmen kullanılması amacıyla veya kullanılacağını bilerek terör örgütlerine veya teröristlere fon sağlayan veya toplayan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde beş yıldan on yıla kaar hapis cezası ile cezanlandırılacak. Ceza verilebilmesi için fonun kullanılması şartı aranmaz. Bu suçun işlenmesinde kamu görevi kötüye kullanılmışsa ceza yarı oranında artırılır. Suçun tüzel kişilik faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde güvenlik tedbiri uygulanır.Yabancı bir devlete karşı işlenmesi halinde soruşturma veya kovuşturma Adalet Bakanlığının talebine bağlıdır.Terörle Mücadele Kanununun soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin hütümleri bu suç bakımandan da uygulanır.
Hükümet ve kanun koyucu yasanın kabul edilmesi gerekçesi ile ilgili olarak ülkenin imzaladığı uluslar arası anlaşmaları öne sürmektedir.
Yasa ile ilgili olarak ilk tepki Akabe Vakfı – AKDAV - Araştırma ve Kültür Vakfı - Anadolu Platformu – ASDER - Deniz Feneri Derneği - Fatih Akıncıları - Garip-Der - Hikmet Vakfı – İHH - İMKANDER - İnsan ve Medeniyet Hareketi – MAZLUMDER - Özgür-Der - Sadakataşı Derneği – TGTV - Uluslararası Hukukçular Birliği - Yardımeli Derneği’nin oluşturduğu platformdan geldi. Kabul edilen yasayı yeni bir kuşatma ve ötekileştirme hareketi olarak gördüklerini belirten dernekler ortak bir basın açıklaması ile tepkilerini dile getirdiler. Yapılan açıklamada özetle şu konular dile getirildi; “Terörizme kara para aklama ve terörizmin finansmanı ile mücadele iddiasıyla 1989 yılında OECD bünyesinde kurulan, Mali Eylem Görev Gücü (FAFT)’ne Türkiye de 1991 yılında üye olmuştur. Bahse konu Mali Eylem Görev Gücü’nün himayesinde çıkarılmaya çalışılan Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Yasa Tasarısı, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir.
Aslında politik bir duruşu ifade eden “terör” ve “terörizm” tanımlarının paranoyak/egemen bir bakışla tek taraflı olarak belirlenmiş olması ve bu tanımın 11 Eylül’den sonra özellikle İslam coğrafyasındaki etkileri göz önüne alındığında söz konusu tasarının iyi niyetten uzak ve tüm dünyayı dizayn ve terbiye etme amacını taşıdığı görülecektir.
Afganistan – el-’Kaide ilişkisi iddiasıyla başlatılan işgal süreci, Bush doktrini, “şeytan üçgeni” tanımlamaları, İran’ın nükleer teknolojisine kaşı Batı’nın İsrail’e ve İran’a dönük takındığı çifte standart, Guantanamo vahşeti, Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiası üzerinden gerçekleştirilen ABD işgali, Pakistan’da İnsansız Hava Araçları’nın sivil katliamlara yol açan saldırıları, NATO’nun Lizbon toplantısıyla beraber alacağını deklare ettiği yeni form, BM yerine NATO ve/veya tek taraflı bir Batı ülkesince yönetilen ve koordine edilen saldırı/operasyonlar, Fransa öncülüğünde Batılı devletlerin Mali’de terörizm ve terörist organizasyonlar söylemi üzerinden gerçekleştirdiği emperyal saldırı, İsrail’in BM’de aleyhine alınmış hiçbir kararı tanımayarak illegal işgal, yerleşim, abluka ve saldırı politikalarını sürdürmesi, nükleer silahlar konusundaki devlet merkezli potansiyel terörizm faaliyetleri ve insanlığa karşı suç kapsamında mütalaa edilmesi gereken kitle imha silahlarına yönelik ikiyüzlü tavır, sadece bir Coğrafya’ya yönelik ve sadece son on yıl içerisindeki genel geçer politikaların sistematiğini göstermektedir.
Bu bağlamıyla konu bir bütün olarak ele alındığında; meselenin Türkiye’nin iç politika meselesi olmaktan çok, uluslararası planda tek bir zihin üzerinden dünyaya ezberlettirilmek istenen terörizm kavramı temelinde yeni egemenlik sistemi inşası için gerekli hukuki altyapı oluşturma çabası olduğu görülecektir.
Son yıllarda gelişen araçlarla iletişimin yaygınlaşması, dünya halkları arasındaki yakınlaşma ve dayanışmanın artması hegemonyanın dünya üzerindeki zulüm planlarına zarar vermektedir. Sivil toplum kuruluşlarının yapmış olduğu uluslararası ölçekli çalışmalar ve raporlar dünya gündemini etkilemektedir. Bu gelişmelerden rahatsız olan hukuksuz güç kullanan devletler, kendi planlarını ve menfaatlerini riske atan her STK, siyasi grup ve camiayı terörist ilan etmekledirler. Bunu Türkiye’de kolaylaştırmanın ve sağlamlaştırmanın yolu söz konusu yasa ile sağlanacaktır. Söz konusu kanunun içeriği, herhangi bir kurum, STK, yardım kuruluşu, örgüt veya partinin evrensel ve hukuki normlar olmaksızın ABD ve Batı tarafından sübjektif bir algı temelinde terörizmle irtibatlandırmasını FAFT’a üye devletlerin de aynı çerçevede değerlendirmesi ve yaptırım uygulaması zorunluluğuna bağlamaktadır. Bu ise, hegemonyanın yeni dilinin kazandığı yeni bir formdur ve orta ve uzun vadeli gelecek sonuçları itibariyle bir kuşatma, kontrol ve dizayn etme anlamı taşımaktadır.
Özellikle insani yardım kuruluşlarının ve daha genelde tüm STK’ların sıradan, küçük bir yardımlaşma faaliyeti dâhil her bir faaliyeti, hukuksuz güç kullanan devletlerin menfaatlerine göre veya istihbarat örgütlerinin çoğu zaman kurguladığı gizli bilgi ve belgelere göre keyfi bir biçimde terörizm kapsamına alınabilecektir. Bu kuruluşların malvarlıklarının dondurulması ve mallarına el konulması, faaliyetlerinin engellenmesi, bu kuruluşlarla ilişki kuran bütün kişilerin/örgütlerin kara listeye alınması yargısal bir süreç gerçekleşmeden tamamen idari bir tasarrufla sağlanacaktır.
“Terörizm” üzerinde uzlaşılmış bir tanıma sahip değilken, Türkiye’de mevcut Terörle Mücadele Kanunu tartışılırken böyle bir yasanın yürürlüğe girmesi hemen hemen her ekonomik faaliyetin terörizm kapsamına alınmasını mümkün kılabilecektir. Aynı kanunda kapsamı genişletilen “terörizmin finansmanı suçu”na ceza verilebilmesi için fonun bir suçun işlenmesinde kullanılmış olması bile aranmamaktadır. Bu halde herhangi bir yardım kuruluşuna bağışta bulunan kişi veya kuruluş töhmet altına kalabilecektir. Organize olmayan herhangi bir tepki eylemi bile terör kapsamına girebilecektir ki bunun ulusal ölçekli kötü sonuçlarına örnek verilebilecek pek çok dava Türkiye özelinde zaten mevcuttur.
Başta TMK olmak üzere bu yasa ile insanlığın ortak kazanımlarından Örgütletme Hürriyeti, Mülkiyet Hakkı, Adil Yargılanma Hakkı ve Etkili Hukuk Yoluna Başvuru Hakkı gibi hak ve hürriyetler hiçe sayılmaktadır.”
Bu durumda “Bilerek” ya da bilmeyerek kendini bu yasanın karşısında bulunan insanların uğrayacakları haksızlığın nasıl giderileceğini pratikleri bakarak yorumlamamız gerekecek. Ancak şurası kesindir ki bu yasa ileride çok can yakacak, yorumlara açık olacak ve eleştirilerden de hiçbir zaman kurtulamayacak.
Next