Bu kadar açık ve ortada olan bir durum karşısında dolaylı yaklaşımlar sergilemeyi takkiye kültürünün bir sonucu olarak mı algılanmalı yoksa yanlışta ısrarın bir sonucu olarak mı?

Sayın cumhurbaşkanı Kürt sorununun çözümü konusunda toplumun geniş kesiminden destek alan bir yaklaşım tarzı sergiledi. Bu konuda hırçınlığı ile bilinen Sayın Baykal bile olumlu yaklaşımlar sergiledi. Yapılan açıklamalarda ilgili kurumların fikir birliğinde olduğu söylendi buna rağmen Sayın Başbakanın açıklamaları ve taleplere bakış tarzı insanı daha değişik düşüncelere itiyor.

Silahların susmasını ve sorunun çözümüne yönelik fikirlerin tartışılması için zeminin hazırlanmasına yönelik taleplerde KCK’nin çatışmasızlık kararı karşısında operasyonların durdurulması talep edilmiştir. Bunu İnsan Hakları savunucuları, sivil toplum örgütleri, Aydınlar, yazarlar ve ilgili olan bütün çevreler dillendirmiştir. Ancak ne acıdır ki operasyonların durdurulması talebi sayın başbakan tarafından kolluk kuvvetlerinden silah bırakması isteniyor şeklinde lanse edilmeyle çalışılmaktadır. Yediden yetmişe herkes bilir ki bir ülkenin kolluk güçlerinden silahlarını bırakmaları istenmez. Dolayısıyla kimsenin askerden, polisten silahlarını bırakma talebi de yok. İstenen şey ortamın zemininin sabote edilmemesi için operasyonların durdurulmasıdır. Yani dağda taşta, ovada çayırda bayırda bilerek ve isteyerek çatışma çıkarılmaması talebidir.

Bu talebi ülkenin aydınları, yazarları, insan hakları savunucuları kolluk kuvvetlerinden silahlarını bırakmalarını istiyorlar şeklinde dillendirirseniz doğru bir yaklaşım sergilemiş olmazsınız.

Bizler bu ülkede sorunların artık kan dökülerek çözümlenemeyeceğinin görülmesini talep ediyoruz. Bunu isterken de ellerinde silah bulunan zatı muhteremlerin birazcık olsun dinlenmelerini bekliyoruz. Hani onlar birazcık dursalar siyasal zeminde, toplumsal kesimde, sosyal yaşamda söylenecek sözü olan diğer vatandaşların da seslerini dinlemek mümkün olacaktır. Yetmiş milyonluk ülkede elinde silah tutan üç yüz- beş yüz bin kişinin dışında kalan altmış milyon insanın da neler düşündüğünü öğrenebileceğiz. Kuvvetle muhtemeldir ki bu insanlar çatışmalı bir ortamı istemeyeceklerdir. İnsanların cenazelerini seyretmek istemeyeceklerdir. Askere gönderdikleri kınalı kuzularının eve sağ salim dönmelerini isteyeceklerdir. Kimse askerden kaçmak zorunda kalmayacak. Bedelli askerlik dört gözle beklenmeyecek. Ülkenin kaynakları hoyratça kullanılıp IMF dayatmalarına boyun eğmek zorunda kalmayacağız. Söz söylemek dağa çıkmaktan daha geçerli olacağı için kimse dağlarda çözüm aramayacaktır. Kim bilir belki bu ülkede başbakanlar mecliste grup kuracak sayıya erişen siyasal partilerin temsilcileri ile görüşmek bile isteyebileceklerdir! El sıkmak obüs topları fırlatmaktan daha mantıklı hale gelebilecektir.

Bütün bunları yaparken soruna doğru yaklaşmak gerekmektedir. Başbakanın çıkıp her şeyi uluorta konuşması elbette beklenemez. Otuz yılda açılan yaraların otuz günde sarılması elbette beklenmiyor. Barış yolunun en az savaş yolu kadar zorlu ve meşakkatli olduğunun farkındayız ama barışa giden yolda soruna doğru yaklaşmanın temel prensib olduğunu da vurgulamak gerekmektedir.

Gelen talepleri farklı algılamaya çalışmak öküzün altında buzağı aramaya benzeyecektir. Olmayan bir talebi dallandırıp budaklandırmak ve varmış gibi kamuoyunun önüne koymak sorunun çözümüne katkı sunmaz.

Sorun siyasidir,

Sorun sosyaldir,

Sorun ekonomiktir,

Sorun kültüreldir,

Sorun toplumsaldır.

Soruna;” herkes etnik farklılığının keyfini bireysel olarak çıkarmalıdır.” Yaklaşımı ile yaklaşırsanız sağlıklı sonuçlara varamazsınız. Asarım, kesirim, yok ederim mantığı, “ferman padişahınsa dağlar köroğlunun’dur “cevabını doğurur.

Bu nedenle herkesten başta sayın başbakandan soruna ve taleplere doğru yaklaşılmasını talep etmekteyiz. Söylenenlere doğru bir yaklaşım bizi doğru çözümlere götürebilir.