Kürt babalar ve anneler bugünlerde yaşamlarının ve tarihlerinin en acı günlerini yaşıyorlar. Gözleri önünde gerçekleşen çatışmalarda devletleri evlatlarını öldürüyor, evlatları devletlerine kurşun sıkıyor.
Hükümet yetkilisinin deyimi ile “devlet şefkat elini” cebine koymuştur. Artık temas ölüm demektir. Birkaç hendek uğruna koca şehirler yok ediliyor, edilecektir. Mesele elbette sadece hendek değil. Bir de deve(!) boyutu var. Ancak şu anda Kürt ana ve babalarının sorunu “Bu hendekten bu deveyi geçirmekten” ibarettir. Çünkü bu deve bu hendekten geçmiyor. Ne hendek yol veriyor ne deve hendeğin üzerinden atlıyor.
Sayın cumhurbaşkanı komşu ülkelerdeki kargaşalardan söz ederken rejimlere yönelik eleştirisinde en çok değindiği konu bir devletin kendi vatandaşı üzerine bomba yağdıramayacağın gerçeğiydi.
Ne yazık ki benim ülkemde şimdilerde toplar ve Tanklar namlularını şehirlerine yöneltmiş bulunuyor.
Devletin “teröristleri” halkın “evlatları” oluyor ve devlet bu evlatları öldürüyor, evlatlar devlete kurşun sıkıyor.
Bu olmamalıydı.
Başından beri direndiğimiz, olmaz dediğimiz, olursa kopmalar yaşanır dediğimiz durum işte buydu.
Müzakereler sürmeli, insanlar konuşmalı, muhataplar sorunu çözmeli derken bu durumun yaşanmamasını kastediyorduk.
Devlet tankları ile topları ile kendi şehirlerini vurmamalı derken bunu kastediyorduk. Çünkü çok iyi biliyoruz ki eğer devlet bir yere şefkatiyle, sevgisiyle, özgürlükleriyle değil tankları ve topları ile girerse oradan çıktığında artık devlet olarak değil düşman olarak çıkma riskini taşır.
Sayın başbakan devletin tanklar ve toplarla girdiği şehirleri özgürlük alanları haline getireceklerini belirtiyor.
Sayın Cumhurbaşkanı onbinlerce asker ve polisle kuşatılan şehirlerin ölüm ve korku yaşadığı bir ortamda mücadele aralıksız sürecek diyor.
Siyaset bırakalım illegal yapılanmaları legal siyasal hareketi hedef olarak gösteriyor ve dışlamaya çabalıyor.
Peki, seçimlerin bile olmadığı bir ortamda sergilenen bu tavırlarla ülkenin birlik ve beraberliğini nasıl koruyacağız, nasıl savunacağız?
Ankara’nın yüksek rakımlı tepelerinden naralar atmak kolay.
Koruma orduları arasında dolaşıp nutuklar atmak da kolay.
Peki, tek başına yaşam savaşı veren vatandaş siyasal tavır sergilediğinde kendini nasıl koruyacak.
Devlet ile örgüt arasında sıkıştığında nereye kaçacak.
Batıya mı, Doğuya mı?
Kuzeye mi, Güneye mi?
Nereye sayın yöneticiler?
Diyeceksiniz ki iyi de Hendekçilerin hatası yok mu?
Kimse yok dedi mi ki!
Ancak 7 Haziran süreçlerini yaşadığımızda ortada Hendek mendek var mıydı?
Bizler bölgede yaşayan Kürtler olarak başından beri bu handikabı gördük ve uyarmaya çalıştık. Dikkat dedik, ülke kaosa doğru gidiyor dedik ama inadım inat dediniz ve dinlemediniz. Her insanımız öldüğünde içimiz kan ağladı, bu yüzden insanlarımız ölmesin, polis ölmesin, asker ölmesin, sivil ölmesin gerilla, militan, sempatizan ölmesin barış olsun dedik inanmadınız?
Devlet de inanmadı
Örgüt de inanmadı
Kimse bizi dinlemedi
Ama ölen bizim çocuklarımız!
Hikâye bilinen bir hikâye. Hasta adam ölüm döşeğinde oğlunu çağırıp öğüt verir: “Başın dara düştüğünde falanca kuyuya git parolayı söyle. Bir yılan çıkacak sana bir altın verecek. Sakın ola ki yılana dokunmayasın ha ” der.
Çocuk “ tamam” der. Baba hasta yatağında yatarken çocuk kuyuya gider ve parolayı söyler. Bir yılan çıkıp bir altın verir. Çocuk bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra bütün altınlara bir defada sahip olmak ister. Bunun yolu olarak da yılanı öldürmeyi seçer. Yılanın başını bir taşla ezecek ve kuyudaki bütün altınların sahibi olacak! Lakin taşı atarken yılan fark eder ve kaçar taş yılanın kuyruğuna değer ve kuyruğu kopar. Yılan da dönüp oğlanı ısırır ve öldürür. Akşama kadar oğlan dönmeyince baba durumu çakar. Ertesi sabah kuyu başına gelir ve oğlunun ölü bedeni ile karşılaşır. Yılan da çıkıp onu izlemektedir. Adam oğlunun yaptığı hatayı anlamıştır yılana döner ve eski durumumuza dönebilir miyiz der. Yılan adama hüzünlü baktıktan sonra; “ sen iyi bir adamsın. Sana yardım ettim. Sen de bana iyilik ettin. Ancak oğlun anlaşmamıza sadık kalmadı. Beni öldürmek istedi. Seninle bir sorunum yok lakin bende bu kuyruk acısı sende de bu evlat acısı varken artık yan yana durmamız mümkün değil!” der.
Şimdi taraflara bir kez daha hatırlatalım. Böyle bir duruma düşmeden bir kez daha düşünün. Önünüzde hala imkân varken elinizdeki olanakları kullanın. Ateşi kesin ve sorunu demokratik yollarla çözmeye çalışın. Yoksa bu yaralardan sonra eski olanakları yakalamak bile mümkün olmaz.
Next