Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in açıkladığı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın onayladığı görüşe göre ;”gerektiğinde İmralı ve Oslo türü görüşmelerin olabileceği” fikri özellikle Kürt kesiminde son haftanın en çok konuşulan konularından birisi.
Konunun tartışılmaya açılmak istenmesinin bir diğer göstergesi ise basın yayın organlarındaki tartışma programlarında konunun işlenmesi ve konukların konuya duyarlılıkla yaklaşımı.
Siyasal partiler bazında ele alındığında MHP dışında bu görüşe karşı çıkan partinin olmaması da işin olabilirliğini artırıcı bir unsur olarak değerlendirilebilir.
Bütün bunlara karşı bir de madalyonun diğer yüzüne bakmanın gerçekçi düşünme anlamında yararlı olacağını düşünmekteyiz.
Olumlu bir görüşe bile kamuoyunun göstermiş olduğu duyarlılık, işin çözümü konusundaki beklentinin yüksekliğini göstermektedir. Yani gerek Kürt gerek ise Türk kamuoyu Kürt sorununun silahlı çatışma yerine görüşülerek çözümlenmesinden yanadır.
Bunun sağlanabilmesi için ortamın gerginlikten kurtarılması, silahların susması ve konuşabilme olasılıklarının yaratılması gerekir. Peki, bu görüşe katılanlar veya görüş sahipleri bunun için ne adım atıyorlar?
Kürt sorununun barışçıl çözümüne katkı sunabilecek en önemli aktörün Abdullah Öcalan olduğunu artık başbakanın kendisi de çok iyi anlamış bulunmaktadır. Zaten duyarlı Kürt kamuoyunun da PKK kadrolarının da üzerinde tartışmasız anlaştıkları en temel yapı yine kendisi. Ancak hükümet uyguladığı “Koster” politikası ile onu sistemin dışında tutmaya devam ediyor. Her mahpusun en temel hakkı olan ailesi ve avukatları ile görüşme hakkını kısıtlıyor. Ağır bir tecrit politikası uyguluyor ve işin bu şekilde çözümleneceğini umuyordu. Belki gelen eleştirilerden dolayı böyle bir adım attı ama sonuçta görülmüştür ki atılan bu adımın Türkiye’nin ilerlemesine, büyümesine, sorunlarını çözmesine hiçbir katkısı olmamaktadır. Hele hele oluşan mevcut Ortadoğu konjektöründe bu politikanın yarardan çok zarar getirdiği ve getirmeye devam edeceğini herkes görmektedir. Kaldı ki gerek çatışma alanlarında çatışmanın gerekçelerinden birisi, cezaevlerinde ise süresiz dönüşümsüz açlık grevlerinin nedeni bu “Tecrit” politikası olarak gösterilmektedir. Çatışmaların olmasa bile cezaevlerinde önümüzdeki günlerde ortaya çıkabilecek olumsuzlukların önlenmesi açısından tecrit politikasının gözden geçirilmesinin önemi her geçen gün artmaktadır. Sayın Başbakanın “ailesi ile görüştürdük” açıklamasının altındaki mesajı anlamak ile birlikte içerden gelen mesajın olumlu bir duruma evirilmesi de düşünülmeli ve dikkate alınmalıdır.
Diğer önemli bir konu ise hükümetin BDP konusunda takındığı tavırdır. Başından beri savunduğumuz görüş BDP’nin parlamentoda bulunan siyasal bir parti olarak kendisini muhatap görmesi ve diğer siyasal partilerin de onu muhatap olarak kabul etmeleridir. Hiç kimsenin demokrasiye inanan hiç kimsenin legal seçimlerle halkın oylarını alarak parlamentoya girmeyi başarmış bir siyasal partiyi tanımama, görüşmeme, muhatap olmama gibi bir lüksü olamaz. Aynı şekilde seçilen bir siyasal partinin de kendisini ülke sorunları konusunda muhatap olarak görmeme lüksü olamaz. Bu konuda özellikle “el sıkmama” polemikleri de hatırlandığında başından beri bir yanlış politika içinde yüzdüğümüzü kabul etmemiz gerekir. Hem BDP hem de Hükümet bu yaklaşımları ile yanlış yapmışlardır. Sayın Başbakan da BDP yönetimi de kendilerinden beklenen çizgiye gelmek durumundadırlar.
Legal siyasal alanda çalışan siyasi kadroların tamamının KCK üyesi ve benzeri nedenlerle cezaevlerinde bulunduğu bir ortamda, her gün cenazelerin kaldırıldığı bir ülke komundan, etrafımızı saran ateş çemberinde yanmamak için çareler arandığı bir ortamda görüş belirtme yerine görüşmelere geçmemizin yararlı olacağını düşünüyoruz. “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözünü hatırlatarak konuyu bitirmek istiyorum.
Dönem artık görüş belirtme dönemi değil adım atma dönemidir. Ülkenin bu ateşten çıkması için hükümeti ile muhalefeti ile herkes elini taşın altına koymalı ve ülkeyi bu fırtınalı dönemde korunaklı bir limana taşımalı. Aşırı güven ve sözlerin felaket getirmesine müsaade etmemek de Türkiye kamuoyunun görevidir. Hepimiz elimizi taşın altına sokmak durumundayız. Görüş belirtmelerden görüşmelere geçmeyi teşvik ederek de olsa görüşerek de olsa bu ateşe bir damla bile olsa su dökmeliyiz.
Next