Bazı şeyler vardır ki sonucunu telafi etmeyi bir yana bırakın yıllar geçse de yaşatılan acılar unutulsa bile yanlışlıkları örnek olarak yaşamdaki yerini alır. Bu nedenle olağanüstü dönemlerde meydana gelen böylesi gelişmeler karşısında sıkı dokumalı, az konuşmalı ve kesin konuşulmalıdır. Çünkü kafalarda yaratılan her soru işareti ve yanlış bilgi daha sonra muhatabına çok zor durumlarda bırakabilir.
Kürt sorununda yaşanan tıkanıklıktan sonra yaşanan gelişmelere çok dikkatli bakmak gerekmektedir. Ne hikmetse orta doğunun kaynadığı sınırlarımızın tamamında sorunların savaş düzeyinde tartışıldığı ve iç karışıklıkların dış müdahalelerle çözülmeye çalışıldığı bir zamanda bize göre istenen düzeyde değilse de iyi giden gidişat bir anda tıkanmaya başladı.
Neden oldu?
Kim yaptı?
Neden tıkatıldı?
Ne konuda anlaşılamadı veya kim caydı?
Şu an için kesin olarak bilmiyoruz ancak birilerinin bir noktadan düğmeye bastığı yargısı ön planda.
Dikkat çekmeye çabaladığımız konuyu dolandırmadan belirtelim. Birileri bir ülkeye müdahalede bulunmak istiyorsa önce içerde bir muhalefet oluşturuyor sonra devlet güçlerini bu muhalefetin üzerine sürmek için senaryolar diziyor ardanda müdahaleler geliyor. Ve şunu bilmek gerekiyor ki kime ve kimden gelirse gelsin müdahaleler ve savaşlar o ülke ve toplumlar için yıkıcı oluyor. Kimse bu müdahalelerden karlı çıkamıyor. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olunuyor.
Mısır, Tunus, Libya, Irak, Suriye örneklerine bir bakalım. Yetmediyse 1979 tarihinde İslami devrim gerçekleştiren İran’ın durumuna bakalım ve bu devrimi yapan Humeyni’nin iran’a dönmeden önce nerede barındığını düşünelim. Bundan sonra da bugün İran rejimini düşman ilan eden ülkelere bakalım. Her halde biraz tuhaf bir görüntü ile karşı karşıya kaldığımızı anlamamız zor olmayacaktır.
Türkiye’de ülkeyi tanıyan herkes çok iyi bilmektedir ki ne kadar operasyon düzenlenirse düzenlensin, ne kadar insan öldürülürse öldürülsün Kürt sorununu silahlı bir mücadele tarzı ile başarılı bir sonuca ulaştırmanın imkânı görünmemektedir. Aynı şekilde Kürt sorununu silahlı baskı ile ortadan kaldırmanın imkânı da bulunmamaktadır. Bu durum ortada net bir şekilde duruyorken ölüm üzerinden politika yürütmenin kimseye kazandırmayacağını tekrar hatırlatalım. Bu politikanın dış ortamda karıştırıcılar tarafından nasıl kullanılmak istendiğinin örneklerini ne yazık ki yurttaşlarımızın yaşamları ile ödeyerek görmekteyiz.
Ankaradaki patlama olayı bunun somut örneği olarak karşımızda durmaktadır. Sivillere yönelik olarak gerçekleştirilen bu eylemin yol açtığı sonuç masum vatandaşlarımızın yaşamlarını yitirmeleridir. Olup bitenden bihaber yurttaş işine, evine, yoluna giderken hesapta olmayan, bağlantısı olmayan bir patlama ile yaşamını yitiriyor. Can ve mal kaybını belli ki birileri bıyık altından gülerek ekranlardan izliyordur. Peki, böylesi bir eylem kime, ne kazandırdı? Cevap belli vatandaşı galeyana getirmek, birbirine düşürmeye müsait ortamı hazırlamak, aynı anda herkesi tehdit ekmek ve yönetici çevrelere de istediği mesajı iletmek. Bunun için de gözlerini kırpmadan insanların hayatlarını almayı, ailelerini dağıtmayı, ocaklarını söndürmeyi göze alıyorlar. Bunan adı caniliktir. Ancak bundan daha vahim olanı ise bu tür canilerin ortaya çıkarmaya müsait ortamları yaratmamızdır.
Yöneticilik biraz da sapla samanı ayırt etmekten geçer. Hükümetin bir an önce sağlıklı bir yol ile bu dönemi kazasız belasız atlatmaya yarayacak politikalar üretmeye muhalefetin de destek olmaya yeltenmesi gerekir. Çok ölüm hiçbir şekilde hiç kimseye kazandırmaz. Vicdan denilen tanımdan nasiplenen hiçbir insan da bu tür eylemleri tasvip edemez. Bir de Siirt’teki saldırı gibi kuşkulu eylemlerle ortalık karıştırılmak istenirse iş çok kötüye gidiyor demektir