Hz. Resûlullah´ın doğumu, hicri 12 Rebiulevvel, Miladi 20 Nisan 571 tarihinde meydana gelmiştir.  Bir buçuk ay önce, 12 Rebiulevvel münasebetiyle bu köşede “Hz. Peygamber´in doğum yıldönümü” başlıklı bir yazı yazdıydım. Aslında 14 küsur seneden beri Resulullah´ın doğumu 12 Rebiuleevel olarak bilinmekte ve son asırlarda bazı yerlerde mevlût okunarak kutlana gelmiştir. Çünkü hicri senesinde aylar her sene 10 gün erken başlarlar. Bu nedenle de Ramazan orucu gibi senenin bütün aylarını dolaşırlar. Resulullah´ın doğumu Miladi hesaba göre kutlanması, asırlardan beri devam ede gelen İslam geleneğine terstir. Sivil kuruluşlar da Diyanet İşleri Başkanlığını örnek alarak bu haftada Resulullah´ın doğumunu kutladıkları için biz de bu haftaki yazımızı bu konuya ayırdık.

       Biz bu yazıda Resulullah´ın örnek alınması üzerinde duracağız. Şöyle bir yaptıklarımızı kontrolden geçirip Resulullah´ın ahlak terazisinde tartarsak onu ne kadar takip ettiğimiz Ortaya çıkacaktır. Hz Resulullah´ı anlayabilmemiz için onun Peygamber olarak görevlendirilmesinin gaye ve sebeplerini bilmemiz gerekir. Durup dururken bir peygamber kendiliğinden ortaya çıkmaz. Şartlar gerektiğinde Kâinatın tek yaratıcı ve sahibi olan Cenabı Allah, değişik zaman ve mekânlarda peygamberler göndermiş,  bu peygamberler de insanların şirki, despotluğu ve her çeşit zulmü bırakıp Allah´ın egemenliğine teslim olmaları, gösterdiği yolda yürümeleri, koyduğu yasalara bağlı kalmaları ve yeryüzünde adaleti gerçekleştirmeleri için onları uyarmışlardır. Bu amaca yönelik olarak da Hz. Muhammed son peygamber olarak bütün zaman ve mekândaki insanlara gönderildi. Kimisi inanmış, kimisi de inanmadığı gibi Peygamberlerin hayatına son vermek için değişik yöntemlere başvurmuşlardır.

         Mekke´de K´abe´nin bulunması, cazibeliğini arttırmıştı. Değişik yörelerden insanlar oraya gelip kendi yanlış anlayışlarına göre Ka´be´yi tavaf ediyorlardı. Klasik bir şekilde Allah´ın yaratıcılık sıfatına inanmalarına rağmen her kabile, Ka´be´nin içine birer heykel koymuş, o heykel sayesinde işlerin iyi gideceğine, kendilerini Allah´a yakınlaştıracaklarına, dolayısıyla da kısmen de olsa Allah yerine, onlara ibadetin gerekliliğine inanmışlardı.  Kızları diri- diri gömmek onlar için bir iftihar ve kahramanlık kabul ediliyordu. Namus duyguları yok edilmiş, güçlü zalim de olsa hep haklı kabul edilmiş, , kabile ırkçılığı zirveye ulaşmış, her kabile Allah´a ibadet ve bağlılık yerine, ka´be´ye diktikleri heykellerine ibadet edercesine bağlılıklarını göstermiş, ölümden sonraki dirilme, mahşer, sorgulama, Cennet ve Cehennem inancı ya tamamıyla kaybolmuş, ya da bir oyuncak haline getirilmişti.

          İşte yukarıdaki sebeplerden dolayı Cenabı Allah´ın son olarak gönderdiği Hz. Muhammed, Bütün yokluk, işkence, sürgün ve hakareti göze alarak gösterdiği metanet, doğruluk, sabır ve Allah´ın kendisine verdiği programdan sapmadan yola devam etti ve 23 sene gibi kısa bir dönemde Mekke´yi fethederek Allah´ın egemenliğini dünyanın gündemine oturttu. Artık insanlar fevç -fevç Resulullah´ın önünde diz çöküp Allah´a teslim olduklarını bildirdiler. Vefatından sonra da yerine geçen halifeler aynı yolda yürüyerek kısa bir zamanda süper güç durumunda bulunan Bzans ve Sasani devletlerini hizaya getirip ortadan kaldırdılar.

            Hz. Muhammed´le birlikte yepyeni bir düzen meydana geldi. Prensipleri Cenabı Allah tarafından belirlenen ilahi nizam ortaya konulup uygulandı. Kölelerin azad edilmesi, Kız çocukların öldürülmesine son verilmesi, Kadına miras hakkının tanınması, Zekâtın farz kılınması sayesinde ilk olarak işsizlik sigortasının temelinin atılması, Gerektiğinde mallarını mümin kardeşiyle paylaşabilecek bir kardeşlik anlayışının sağlanması için ilk adımlar atıldı.  “Biriniz, nefsi için istediğini kardeşi için istemedikçe iman etmiş olmaz.”  “Komşusu aç olup da tok karınla yatan iman etmemiştir.”  “ komşusu şerrinden güvende olmayan iman etmemiştir.” Gibi mesajlarla sosyal adaletin ilk temelleri atıldı. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.” Buyurmakla yardım severliğin, insanları her türlü maddi ve manevi tehlikelerden kurtarmanın ne kadar önemli olduğu vurgulandı.

          Hz. Peygamber; Af ediciliği, öfkeyi kontrol altında tutmayı, başkasının işlediği kusurları araştırmamayı ve ifşa etmemeyi tavsiye etti. “Veren el alan elden üstündür.” Diyerek dilenciliği ve tembel- tembel dolaşmayı hoş karşılamazdı. Gıybet, dedikodu suizan, kibir ve her türlü benciliğin Cehennem´e götüren araçlar olduğunu beyan etti. “ Merhametli olmayana Allah da rahmet etmez.” Demekle şefkati ve hoşgörü prensiplerini esas aldı. Tebliğde sertlik yerine, yumuşaklığı prensip edindi. Irkçılık, “kokuşmuş bir leştir.”  “ Kureyş´in diğer Araplara, Arapların arap olmayanlara üstünlüğü yoktur.”  Deyip ırkçılık yapmanın ve ırkçılık üzere devlet kurmanın tehlikesini gözlerimizin önüne koydu. Bilal-i Habeşi, Selman-i Farisi, Suhayb-i Rumi ve Caban-i Kürdi ´ye, mensup oldukları kendi ırksel kimlikleri ile hitap ettiği ve hiç kimseyi Araplaştırmaya çalışmadığı gerçeğini de bizlere bildirmiştir.

          Resulullah´ı olduğu gibi anlatmak imanın gereğidir. Bir insan ona inanır veya inanmaz onun bileceği bir iştir.  Gerçek bir şekilde ona inanan bir kimse onu örnek alır. Çünkü Kur´an´da buyrulur ki: "Andolsun ki, Allah´ın elçisinde sizin için, Allah´a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah´ı çok anan kimseler için en güzel bir örnek vardır." (Ahzab: 21) ve daha nice ayetlerde resulullah´ın örnek alınması imanın bir parçası olarak bildirilmektedir. 14.4.2010 tarihinde Diyanet işleri başkanlığı kutlu doğum haftası münasebetiyle bir program düzenledi. Programda Deniz Baykal da bir konuşma yaptı. SNN Türk. Com´da yazıldığına göre: Deniz Baykal´ın sözleri arasında şu cümleler dikkatimi çekti:   Hazreti Muhammed´in taklit edilmeye değil anlaşılmaya ihtiyacı vardır".

           Kuran´ı Kerim´in hiçbir devlet rejimi önermediğine dikkat çeken Baykal "İslam´ın toplumsal hedefi ahlaklı ve adaletli bir düzeni kurmaktır. Dinin bir egemenlik iddiası yoktur. Kuran´ı Kerim bir hukuk kitabı değildir.” Deniz Baykal´ın bir kısım sözleri Kur´an ayetleri ile çelişki halindedir. Çünkü Resulullah´ın örnek alınıp taklit edilmesi Allah´ın emridir. Zina, hırsızlık, kısas ve yol kesip haydutluk yapanlara verilecek cezalar ve mirasın nasıl paylaşılacağı Kur´an-ı Kerimin ilgili ayetlerinde geçmektedir. Bu hukuk değilse, nedir? Resulullah Kur´an´ın emirleri doğrultusunda bir devlet kurmamış mıydı? Çarpıtma ve istismara gerek yoktur. Herkes zaten serbesttir. İnan inanır. İnanmayan da zaten inanmadığını gizlemiyor. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen kutlamalarda genelde Mustafa Kemal için saygı duruşunda bulunulmaktadır. Ben buna da bir anlam veremiyorum. Çünkü ikisi de hayatta olsalardı buna müsaade etmezlerdi. Zira, Hz. Muhammed ve Mustafa Kemal´in yönetim anlayışları arasında taban tabana terslikler vardır. Hz. Muhammed Şer´i hukuka göre insanları yönetiyordu. Mustafa Kemal ise Avrupa hukukuna göre yönetti. Dolayısıyla da Herkes hayatta iken ne ise, öldükten sonra da istismar edilmeden olduğu gibi anlatılsa daha gerçekçi olur kanaatindeyim. 

           Alman eski Başbakanlardan Bismarck, Hz. Muhammed hakkında şunları söylemiştir: “Senin asrında yaşayamadığımdan dolayı çok üzgünüm ey Muhammed! Öğreticisi ve yayıcısı olduğun bu kitap senin eserin değildir. O ilahidir. Onun ilahi olduğunu inkâr etmek, mevcut ilimlerin doğru olmadığını söylemek kadar gülünçtür. Ben Kur´an´ı her yönden inceledim. Her kelimesinde büyük hikmetler gördüm.  Allah´a emanet olun!