Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda yürütülmekte olan kimilerinin DYÇ (Düşük yoğunlukta çatışma) kimilerinin “Kirli savaş” ve kimilerinin de “Ulusal Kurtuluş mücadelesi “ dediği ve 1984 tarihinden beri süre gelmekte olan bir çatışma yaşanmaktadır.
Üç milyondan fazla insanın göç etmek zorunda kaldığı, 17 bin insanın faili meçhul cinayetlere kurban gittiği bu çatışmalar sırasında üç binin üzerinde köy boşaltılmış ve bir bölümü de yakılmıştır. Bu çatışmanın elbette sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel nedenleri bulunmaktadır. Bu nedenlerin tespiti ve çözümü daha çok demokrasi ve eşitlik anlayışından geçmekteyken bu konunun dikkate alınmadığı veya alınamadığı gözlenmektedir.
Çatışan güçler, bölgede etkinliklerini artırmaya çalışırken arada kalan halk büyük sıkıntılar çekmiştir. Oysa halkın çektiği bunca eziyetin nedeni çatışan güçler tarafından halkın ” huzurunun, refahının” ve “özgürlüğünün” geliştirilmesi şeklinde açıklanmaktadır. Halk adına çatışmalarda bir birini rakip olan güçler aynı anlayışı barış çabalarında sergileyemediklerinden mücadelenin halka yönelik bölümü halkın eziyet çekmesine neden olmaktadır.
Bu çatışma sürecinde Devletin bir güç olarak ortaya çıkardığı köy koruculuğu sistemi, tarihteki uygulamaları itibariyle ele alındığında yürütülen savaşın bir boyutu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak sistemin sonuçları öylesine derin yaralar açmış ve açmaya devam etmektedir ki bu konu tek başına bir sorun haline gelmiştir.
Dünya tarihine baktığımızda etnik mücadelelerin verildiği ülkelerde egemenlerin koruculuk ve buna benzer metotları yürüttüğü görülmektedir. Vietnam da Yeşil berelilerle beraber yerel güçlerin Vietkonglara karşı mücadelelerini görmekteyiz. Peru da Aydınlık Yol gerillalarının mücadelesinde bu unsurların Kızılderililerin mücadelelerine karşı kullanıldığını görmekteyiz. Türkiye’de ise Köy koruculuğu sisteminin değişik adlarla bile olsa geçmişi ikinci Abdülhamit dönemine rastlamaktadır. Abdülhamit’in 1891’de “Hamidiye Alayları” diye bir yapı oluşturduğunu görmekteyiz. Tamamına yakınının Kürt aşiretlerden oluştuğu bu süvari Alaylarının komutanları yerel aşiret liderleridir ve bunlara askeri rütbeler verilmiştir. Bu yapıların ortaya çıkarıldığı dönemlerin, Kürtlerin Milli duygularının oluşmaya başladığı dönemlere denk gelmesi tesadüfî olmasa gerek. Buna benzer ikinci örneği Cumhuriyetin kurulması sırasında görmekteyiz. 1923’te memleketi eşkıyadan temizlemek gayesi ile köylülere, köylülerden toplatılan silahlar dağıtılmaktadır; İzale-i Şekavet Kanunun olarak çıkarılan bu yasa 1962’de Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı metodun 1985 tarihinde bir kez daha başvurduğunu görmekteyiz.
Ancak sistem, her zaman olduğu gibi, sosyal sorunları azaltacağına daha da artırmıştır. Köylerin köylüler tarafından korunması olarak lanse edilen sistem, köy korucularının özel savaş alanında kullanılmaları ile boyutlanmış ve bu sistemin elemanları birçok illegal olaya karışmışlardır. 1985’te 22 ilde yürürlüğe giren köy koruculuğu, 1993 yılından itibaren 13 yeni ilin eklenmesi ile toplam 35 ilde uygulanmaya başlandı.
Gasp, Çete kurma, Kadınlara tecavüz, Kız kaçırma, Kadın ve uyuşturucu ticareti, Soygun, Hırsızlık vb. işlere bulaşan köy korucuları eskiden var olan sosyal problemlerini de koruculuk sisteminin avantajlarından yararlanarak çözmeye çalışmışlardır. Devletin “ Ya korucu ol ya da köyü terk et” uygulamaları ise binlerce ailenin perişan olmasına neden olmuştur. Sistem kapsadığı alanların PKK saldırısına da hedef haline gelmesine neden olmuş ve birçok insanın ölmesine yol açmıştır.
Bugün Türkiye, milyar dolarlara yükselen dış borcuna, içerde ekonomisinin iflas düzeyine gelmesine, insanların ekmek kuyruklarında ucuz bir ekmek için ağlamalarına neden olan manzaralara rağmen diplomasi ile çözümü mümkün olan “Kürt sorununu” barışçı yollarla çözeceğine, askeri tedbirlerin sürdürülmesi mantığını bırakmayarak, her sene artan mali külfetlerle topraklarında silahlı mücadeleyi sürdürmektedir.
Uygulanan bu yöntemin gönüllülük çerçevesinde tek bir vatandaşı bile devletin yanına çekmediğini çatışmaların artarak devam etmesinden anlamak mümkündür. Bugün, Barışa giden yolun önündeki engellerden birisi de köy koruculuğu sistemidir. Bu nedenle bu sistemin acilen ortadan kaldırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
O.Hal Bölge valilerinden olan Necati Bilican, valilik döneminde yaptığı açıklamada; köy korucusu olan 77 bin kişiden 23 bin kişinin görevlerini kötüye kullandıkları için silahlarının ellerinden alındığını ifade etmektedir. Bu sayıya hak edenlerin tamamı eklenirse ortaya çıkan rakam daha yüksek olacaktır. İçişleri Bakanlığının Mart 2009 verilerine göre; 1985’ten bugüne kadar 123 bin 476 kişinin geçici köy korucusu olarak görev yaptığı, bunlardan 38 bin 945’i hakkında adli veya idari işlem yapıldığı için görevine son verildiği açıklanmaktadır.
Halen 47 bin 689 geçici köy korucusunun görev yaptığı, gönüllü köy korucusu sayısının da 23 bin 769 olduğu belirtilmektedir.
Son dönemde özellikle bilge köyü katliamından sonra gelişen koruculuğun kaldırılmasına yönelik taleplere karşı köy korucularının silah bırakmak istemedikleri haberleri üzüntü ile izlenmektedir. Ancak başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan yardımcısı Cemil çiçek ve devlet bakanı Bülent Arınç olmak üzere devlet kademelerinden artık sistemin gözden geçirilmesi gerektiği söylemlere duyulmaya başlanmıştır. Kendi içinde bir derebeylik mantığına bürünen bu sistemin başka gerekçelere bağlanmadan çözümlenmesi gerekmektedir.
Türkiye’deki sorunun bir an evvel barışçıl yollarla çözümlenmesi ve köy korucululuğu sisteminin kaldırılması dileğiyle.
Next