Her insanın bir zayıf tarafı olduğu gibi ülkelerinde yaralı oldukları zayıf tarafları vardır. Bu yaralı tarafa herhangi bir tazyik geldiğinde tepkiler ortaya çıkmaya başlar. Ulus devletlerin de böylesi hastalıkları varsa, kuruluş evrelerinde yapılan yanlışlarla yüzleşmeleri varsa duyulan acı farklı şekillerde ortaya çıkar ve sonuçta baskıya dönüşür.
Fransız devriminden sonra ortaya çıkan yeni akım “Ulus devlet” yapısından etkilenen birçok etnik yapı devlet sahibi oldu. Bunlar aynı zamanda bir demokratik kültür de edindiklerinden dolayı eşitlik ve kabullenme sürecini daha az acıyla atlattılar. Ancak bu durum dönemin koşullarına göre örgütlenen ve bu akım nedeniyle bölünmeye uğrayan ülkeler için aynı şekilde sonuçlanmadı.
Avrupa tarihinden çok kendi tarihimize bakmamız gerekiyor. Kaybedileni tekrar kazanmak için girilen dünya savaşından yenilgi ile çıkan Osmanlı devleti bunun bedelini kazananların masasına hasta adam olarak yatmakla ödedi. Osmanlı üzerinde ameliyat yapıldı. Ortadoğu yeniden şekillendirildi ve özgür, demokrat, eşitlikçi, yüksek yaşam standartlı Avrupa ve ABD için beslenme kaynağı haline getirildi. Bunu anlamak mümkün!
Bu durumdan en az zararla kurtulmaya çalışan devletin durumuna da bakmak gerekiyor. Sultanlık ve hilafet zırhıyla korunduğu halde tek kişinin ağzından çıkan buyruğun kanun olduğu dönemde ve ülke can çekişirken her şeyin mubah kabul edildiği süreçte bile saltanat ve hilafetin ülkeyi koruyamadığını görüyoruz. Yani eğer mesele tek adamda bitiyor olsaydı Osmanlı devletinin yıkılmaması gerekiyordu. Modern çağda Saddam Hüseyin’in, Muammer Kadafinin düşmemesi gerekiyordu. Şahların Şahı Rıza Pehlevi’nin düşmemesi gerekiyordu!
Ama hepsi düştü.
Niye çünkü tek adamlılıkta direttiler ve sistemi değiştirmediler.
Bu hal ve şart altında tek umut olarak Anadolu kalmıştı. Anadolu halklarının el ele vermesi ile kalan son toprak parçası kurtulabilirdi ve bu gerçekleştirildi. Halka gidildi ve halk birlikte yaşamak için elinden gelen fedakârlığı göstermeyi uygun gördü. Bu anlamda bir sıkıntı da oluşmadı. İlk meclisin kurulmasına kadar herkes sesiyle, rengiyle, yapısı ile ülkenin harcı olarak görevini yaptı. Ancak ne olduysa ondan sonra oldu.
İbre yine tek’liğe döndü ve düzen bozuldu!
Yeni bir ulus yaratma kararı alındı. Bundan sonra artık tek tek kavramlar olacaktı. Tek bir ulus yaratılacaktı(!) bu ulus Türk olacaktır.
Peki ya Türkçe bilmeyenler!
Tek bir din olacaktı ve devlet her ne kadar laik olsa, hilafet her ne kadar kaldırılmış olsa bile Sünni, Hanefi mezhep anlayışı dışında kalanlar tali unsur olacaktı. Bu kapsamda diğer dinlere mensup olanların durumu sokak baskısının insafına terk edilecekti ki oldu. Sonuç kaçan canını kurtardı!
Bu teklik kavramı üzerinden şekillenen genç Türkiye cumhuriyeti eğitim sisteminden yaşam standartlarına kadar teklik üzerine inşa edilmeye çalışıldı. Asimilasyon politikaları açılan yatılı bölge okulları ile sürdürüldü. İnsanların yaratılmak istenen tek ulus bilinci ile yetişmeleri için ne gerekiyorsa yapıldı. Aradan çıkan sesler ise çıkarılan kanunlar ve istiklal mahkemeleri ile susturuldu.
Oluşturulan düzene karşı çıkan herkes dinci ise gerici, etnik yapıdan söz ediyorsa bölücü oldu. Etnik ve dini yapılar yeni ulusal kavram için düşman ilan edildi. Bu eğitim sisteminde de pekiştirildi.
Bu nedenle Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının büyük çoğunluğu tarihsel gerçeklerden uzak bir şekilde eğitildi ve yaşatıldı. Tarih sayfalarını karıştıranlar korkunç gerçekle karşılaştıklarında farklı davranmaya başladılar. Vatan hainliği (!) damgası yeme pahasına gerçekleri söylemeye başladılar. Tabi bunun bir bedeli vardı ve ödettirildi.
Teklik peşinde koşanlar çıkarlarını devletin geleceği olarak göstermeye çabaladılar. Kendilerine karşı çıkanları devlete karşı çıkanlar olarak gösterdiler. Onlar dışında herkes vatan haini, gerici, yobaz, bölücü, Siyonist, Ermeni…
Kürt sorununun çözümünü talep edenler de aynı akıbete uğradı ve sonuçta iş silahlı çatışmaya dönüştü. Silahlı çatışmaların durumunu anlatmaya gerek yok. Gelinen aşamada bir çatışmasızlık sürece yaşıyoruz ve dileriz ki bu bundan sonra da devam etsin. Silahların konuştuğu dönemde siyasi kanalları tercih edenler bölücülükle itham edildi. Sonra aklıselim düşünen herkes siyasi yolu önerdi. Bağımsız girilen seçimlerde yine bölücülük damgası terörist damgası kullanıldı. Çözüm sürecinin etkisi ile bu kez Kürt hareketi seçimlere parti olarak girme kararı aldı ve Türkiye partisi iddiası ile Türkiye’nin tamamında seçim faaliyetleri sürdürme kararı aldı. Buna rağmen kendisine yöneltilen eleştiriler bitmedi. Bölgede baskı var diyen siyasiler şimdi ülkede HDP’ ye yapılan yüzlerce saldırıya karşı tepkisiz. Sözde kınama dışında yapılan bir şey yok. Bugüne kadar yapılan yüzden fazla saldırıya rağmen HDP Türkiye partisi olarak çıktığı yola devam ediyor. Her yerde miting yapıyor her yerde saldırıya uğruyor. Üstelik siyasal hükümetin de hedefinde…
Ağızlarına terör lafını sakız yapanlar acaba Samsunda, Edirne’de, Tekirdağ’da, Antalya’da, Bursa’da yapılan saldırıları ne saldırısı olarak görüyorlar?
HDP’ ye saldırmayın efendiler. Bu saldırılarla farkında olmadan toplumsal geleceğin, ülkenin selametinin altına dinamit yerleştiriyorsunuz. Sizi saldırtanlar Tekçi zihniyetin sahipleridir. Sıkıştıklarında gemiyi ilk terk edenler olacaktır. Bu devlet cumhuriyeti kabul etti, demokrasiyi sindirdi tekrar sultanlık ve halifelik sevdalılarının alanı olamaz. Biz bu ülkenin geleceği için yine hatırlatalım. Çünkü bugün doğrular hatırlatılmazsa yarın vebali büyük olacak.
Next