29 Mayıs İstanbul’un fethinin yıldönümü. Müslümanlar için kutsal bir görevin ifası oralar algılanan bu fetih Bizans ve Hıristiyanlık alimi için bir çökertilme ve işgal hareketi. Bir tarafın sevinç ve başarısı diğer tarafın hüznü ve kaybı demek oluyor. Olayı siyaset ve inanç temelinden soyutlayarak ele alabilirsek eğer bir toprak parçasının yönetimini ele geçirmek için binlerce insanın yaşamına kıymak olarak da görebilme imkanı yakalayabiliriz.
Bu durum insanlık tarihinde Habil ve Kabil’in çatışmasından belir sürüp gelmiyor mu? İşin temelinde “ben” egosu ve “bizim” algısı oldukça böyle sürmeye de devam edecek gibi görünüyor. Kadim topraklarda bu durum hep böyle olmuş, dağların başında da ama sonuç bir türlü kan dökülmesinin önüne geçilememesi tablosudur.
Yenmenin ve yenilmenin olmadığı bir düzlemde eğer sorunlar tartışılabilinse belki de gereksiz kan dökülmesinin önüne geçilmiş olacak. Dökülen kanlardan sonra oturulan masalara önceden oturulsa bunca kayıp yaşanmayacak ama ne hikmetse fethetmek ve çökertmek insanların beynine yerleşince bunu kanla süslemeleri bir zorunluluk(!) haline gelebiliyor.
Kadim topraklarda binlerce kavim birbirleri ile çatışarak ortak miraslarını ve canlarını kaybettiler. Kaybetmekle kalmadılar sadece bir de kendilerini sürdürterek veya sürerek uğruna canlarını verdikleri topraklarından ayrı düştüler. Sonra oturup yapılan yanlışlar yüzünden feryat ettiler ama boşuna. Ninovanın yakarışı kitabında anılarını anlatan Surma Hanım Asur torunlarının çektikleri ızdırapları dinlendiriyor. Aradan geçen bunca yıla rağmen bu toprakların çocuklarının kaderi pek değişmişe benzemiyor. Değişen sadece isimler oluyor. Dünün fetihçileri bugünün çökertilenleri konumuna düşüyor o kadar.
Kadim Topraklarda dökülen kanların son örneği Kürtlerin mücadelesinde gözlemleniyor. Otuz yılı aşkın bir süredir süren çatışmalarda 50 insanın yaşamını yitirmesinden sonra bir barış umudu doğmuş bulunmakta ama bunu bile bu topraklara ve insanlara çok görenlerin sayısı küçümsenecek türden değil.
Bu kez fethetmeden ve çökertilmeden bir uzlaşı aranıyor. Belki başarılı olur. Başarışı olmaması için bir neden de yok doğrusu. Daha çekin ve kanlı geçen çatışma ortamlarında bile uzlaşma sağlanabilme olasılıkları olunca bizde neden olmasın. Son örnek Kolombiya. Gelen haberlere göre FARC üyeleri ile Kolombiya hükümeti arasında süren görüşmeler olumlu gidiyor.
“Kolombiya'da hükümet ile solcu FARC örgütü arasında geçtiğimiz Kasım ayından bu yana yapılan barış görüşmeleri Küba'nın başkenti Havana'da yapılıyor.
Barış görüşmeleri için belirlenen 5 başlıktan 1'i olan "toprak reformu" konusunda anlaşmaya varıldı. Toprak reformuyla Kolombiyalı yoksul köylülere toprak verilecek ve iç savaş nedeniyle topraklarından sürülenlerin zararı karşılanacak.
Kolombiya hükümetinin başmüzakerecisi Humberto de la Calle, barışı diyalog yoluyla sağlamak için bugün önemli bir fırsat yakaladıklarını belirterek "Bu süreci desteklemek Kolombiya'ya inanmaktır." Dedi. Kolombiya'da hükümet güçleri ile militanlar arasında 50 yıldır süren çatışmalarda 600 bin kişinin yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Bu süreçte 4 milyon insan da topraklarını terk etmek zorunda kaldı.”
Bu durumda başlayan barış görüşmeleri umutla sürüyor. Oysa bizde süren çatışmalar  belki biraz daha olumlu çerçevede gösterilebilir.
Çözüm süreci olarak adlandırılan süreç sayesinde bu baharı ve yazı ölüm haberleri dinlemeden geçiriyoruz. Ölüm haberleri ve tabutlar olmayınca sorunların konuşulması ve üzerinde bir karara varılması da daha kolay oluyor. Yok etme mantığı ortadan kaldırılabilinirse eğer fetih ve çökertmelerden kurtulunabilinirse eğer ölmeden çözüm bulmak da mümkün olabilir.
Yazın sıcaklıkları ve rehaveti bizi uyuşturmamalıdır. Barışa olan inancımızla sorunun üzerine gitmeli ve silahların patlamaması için çaba göstermeliyiz. Fetihçileri ve çökertilenleri olmayan bir barış için……