Vicdanların Enkazındaki Deprem

                     Bu bir felaketzede öyküsüdür yaşanmasa da ve anlatılmasa da olur. Neden mi? Bu kadar balık hafızamızla birbirimize neyi nasıl hatırlatacağız bileniniz varsa beri gelsin. Yalnız Adorno’nun Auchwitz sonrası bu müthiş tespitini de anımsamadan da edemiyorum doğrusu. İnsan Auchwitz’den sonra nasıl yaşar? Bence insanoğlunun büyük serüveni de asıl burada başlıyor.

                    Şimdi siz dostlarımın karşısına çok farklı anlatılarla çıkmayı ne de isterdim bilemezsiniz. Lakin bu o kadar da olanaklı görünmüyor. Bir mucize göstermek belki daha kolay görünüyor bu ezcümle yaşananlar karşısında. Güllük gülistanlık memleketimin bir parçası olan Van’dan ne kadar kahredici haberler geldiyse gelip de bir zıpkın gibi oturdu böğrümüze. Anlayacağınız yaralıdır canı yüreğim kolayından kapanmayacak bu yara bilirim. Ne kadar kabuk bağlasa da sürekli bir şeyler kanırtıp duracak kendini altında.

                   Bu deprem olmasaydı sizlere Van’ın bilmem nelerinden bahsedecektim. Kim bilir belki inci mercan bir kolye gibi duran Muradiye’sinden tutun da Tanrısal Artos’una kadar dem vuracaktım bir şeylerden. Yahut masalları kıskandıran iki renk gözlü kedilerinden mi konuşacaktık. Yok, yok belki sırtını ulu bir çınara dayamış gibi duran Tuşpa Kalesinden az biraz hasbıhal edecektik. Kim bilir belki de sabahın bereketine gönül koymuş bir kahvaltı salonuna götürecektim sizleri. Hemen akabinde belki bir haşlama yeme ihtimalimiz olurdu Yılmaz Erdoğan’a inat. Gerçi o sevmişti belli mi olur kim bilir belki biz de severdik. 

                    Biliyorum bunca şeyi ballandıra ballandıra anlattıktan sonra bizleri apansız yakalayan ölüm bütün bunları yaşama fırsatı vermedi. Yılmaz Güney’in de dediği gibi;  “Hayat bize mutlu olma şansı vermedi be sevgili.” Bu deprem de bize öyle yaptı. Bizi yaraladı. Bizi kötüledi. Bir bıçak yarası nasıl çabucak soğuyorsa bizler de bunca ölüm karşısında soğuduk öylece. Su gibi kalakaldık karanlıklar karşısında öyle cansız öyle soğuk… Oysa daha alışamamıştık bu kadar ölüme. Ölümün döşünde yüreklerimiz b u denli acılara daha alışamamıştı demincek.

                      Yaşamak denilen şey acılar kadar olgunlaştırıyor insanı oysa olgunlaşmak insanı güçlü kılmıyor bunca yaşananlar karşısında. Zira mükemmel değiliz hiçbirimiz. Olamayız da. Hiç bir şey insanı yalnız kılmıyor mükemmellik kadar. Bu kadar acının hepimizi hani Yüzüklerin Efendisindeki yüzük kardeşliği gibi olmasa da tüm ben-i âdemleri bir sofrada buluşturup o gün bize ne nasip olunmuşsa kırıp soğanımızı pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi acımızın kardeşliğini dört bir tarafa ve tüm cihana çığlık çığlığa haykırmamız şiddetle elzem değil miydi? Bu kadar mı yüreğimiz soğumadı. Hiçbiriniz görmek istemiyorsunuz ama felaketler çalıyor hepimizin kapılarını. Gerçi hayat unutulacak kadar kısa. Yine de kimsecikler hatırlamıyor hayatı ve ölüm hepimizin ensesinde hissettiriyor kendisini hiç tasavvur edemeyeceğimiz kadar. Bu kadar yaşanan keder ve elem ıstırabın yanında elbirliğiyle kendimize karanlık bir iklimi hayatımızda bir hayli etkili kılma çabasında olmamız içimi bir o kadar da acıtıyor. Hades bu kadar kalabalığı nasıl kaldıracak bilmiyorum ama bildiğim bir şey var kusura bakmasın Hades, onun ülkesine göndereceğimiz bir tek canımız bile yok bizim. Olmamalı da. Yapa bileceğimiz bir şeyler olmalı diye düşünüyorum. Çünkü bu hayat ne kadar rezilce olsa bile bir yandan da hatırlanacak kadar güzeldir. Sahi bu arada hayatı hatırlayanınız var mı? 

 

 

                 

 

                      Depremlerin karanlık tarihine bir göz attığımız zaman, şunu apaçık görürsünüz. Acının tarihi iyi bir öğretmendir. Lakin bizler hiçbir şekilde bu öğretmenin verdiklerini hiç almadık ya da almak işimize mi gelmedi bilmem yalnız bildiğim bir şey var yaşadıklarımdan, bu topraklarda acıların bizler için hiç de didaktik bir format oluşturmadığıdır hayatımızda. Bazı biçimsel şekillerde toz kaldırmaz ciddiyetimiz nedense afet durumlarında tıynetini bile hareket ettirip insanı korumaya almıyor. Bakın törenlerimiz ne kadar da ciddi. Seçim meydanlarımız hiç alışık olmadığımız kadar şaşaalı hem de hiçbir eksiklik göz ardı edilmiyor. Parti liderleri kürsülerde eşi ve benzeri görülmemiş ciddilik ve vakarlıkla mağrurluklarını sergileme yoluna gidiyorlar ama söz konusu insan ve insanın yaşamak zorunda kaldığı felaketler olunca hepimizin sanki evreni yeniden keşfetmiş izcesine yalnız ve çok küçük bir dünyadan gelmişiz gibi bin bir tuhaflıkla birbirimize dönüp dönüp bakıyoruz. Bu anlamda hepimize törensiz yürüyüşler diliyorum yalnız bir yürüyüşümüz olacak sa o da insanlık için olsun derim.

                      Çoğu kez düşünmüşümdür de zaman tarihin belleğinde dolaşırken bu deprem de sahici bir izdüşümü bırakabilmiş değildi hayatımızda. Şöyle tarihin arka bahçesinde bir

back ground ( arka plan ) yaptığınızda birçok ulusun geçmişte yaşadıkları felaketlerden kendilerince bir yol haritası çıkardıklarını görürsünüz. Çünkü okuduğum bir yerde şöyle müthiş bir aforizmayla karşı karşıya kalmıştım. Sanırım şöyle diyordu. Geçmişi hatırlamayanlar onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar. İşte bu söz tüm yaşadıklarımızı özetliyor. Bizler yaşadıklarımızın öğretici yönüne sırtımızı dönerekten hayatın gerçeklerini yâdsıma yoluna gitmemiz ve içimize kapanarak acılarımızı kutsallaştırıp tüm bunlardan epik öğeler sundurma yoluyla bir toplumsal savunma mekanizmasına başvurmamız bizleri rehabilite etmiyor. Bizleri hep felaketlerin birleştirmesini bekliyoruz. Bu bence başlı başına bir sorundur. Bu insanı güçlü kılmıyor. İnsanı güçlü kılacak yegâne şey Ataol Behramoğlu üstadın dile getirdiği gibi: Yaşadıklarından bir şeyler öğrenebilmiş olmasıdır. Devam edeceğim.