Don Kişot (Allah nur içinde yatırsın!) rahmetli Mıguel de Cervantes Saavedra’nın ünlü kahramanının ismi. Aynı zamanda yazmış olduğu romanın da adı. Kitabın kahramanı olarak seçilen Mançalı Kesada o kadar şövalye romanı okumuştu ki aklı sulanmıştı. Okuduklarının etkisinde kalarak şövalye olmaya ve dünyayı düzeltmeye karar vermişti. Bunu gerçekleştirmesi durumunda da ünlü bir şövalye olacaktı. Bu nedenle adına değiştirip Mançalı Don Kişot yapmıştı. Bir deri bir kemik kalan atı Rossinante ve dededen kalma mızrak ve benzeri silahları ile kendini donatıp seyyar şövalyeliği soyunmuştu. Böylesi ünlü bir şövalyenin bir de seyise ihtiyacı vardı. O da bir köylü olan Sanço’dan başkası olamazdı. Don Kişot ele geçirdiği topraklardan bir bölümünü veya bir adayı kendisine verecekti ve o da oranın idarecisi olacaktı!
Ardından olup bitenleri zaten bu kitabı takip edenler ve okuyanlar bilirler. Kendini şövalye zan eden Don Kişot bazen yel değirmenlerine saldırır, bazen kervanlara ama nereye saldırırsa saldırsın hep sırtını yerde bulur. Gelin görün ki bu gerçeği bir türlü kabullenemez. Çünkü hep şövalye olmayı ve kalmayı kafaya koymuş ve bu yüzden de kafayı yemiştir.
Bizim ülke olarak aslında bu ünlü roman veya hikâyeden iyi dersler çıkarmamız gerekiyor. Ne olduğumuzu ve nasıl kararlar vermemiz gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Zorla güzellik olmayacağını Don Kişot’un hikâyesinden anlamamız lazım. Ben şuyum, ben buyum demekle öyle olunmadığını da…
Ülkemizde 7 Haziran seçimlerinden sonra yaşananlar insanı derin endişelere sevk ediyor. Çünkü olup bitenlere baktığınızda durumun vahameti ortaya çıkıyor. Günlerdir ülkenin yüz binlerce vatandaşını barındıran ilçeler sokağa çıkma yasaklarını kuşatma altında yaşıyor. Sokaklarda tanklar, zırhlı araçlar, ağır makineli silahlar ile donatılmış özel eğitimli asker ve polisler bulunuyor. Kurulan barikatlar tanklar ve toplarla yıkılıyor. Sokaklara giren güvenlik güçleri sokakları bayraklarla süslüyor. Zırhlı araçların operlörlerinden milliyetçi marşlar yankılanıyor. Sokaklardan öldürülen insanların cesetleri toplanamıyor. Ölen insanların gömülmesine bile izin çıkmıyor veya çok zor şartlarda ölüler gömülebiliyor. Bu çatışmalarda insanlar evlerini terk ediyor, terk edemeyenler bir bir güçlükle yaşamak zorunda kalıyor. Sokağa çıkan kadın çocuk bir kurşuna hedef olmaktan kurtulamıyor.
Manzara tam da bir savaş manzarası.
Siyasetçilerin iddiasına göre eğer ülkede istikrar isteniyorsa tek partinin iktidara gelmesi gerekiyordu. 1 Kasım seçimleri bu söylemle yapıldı ve tek parti iktidarı %49’luk bir oranla sağlandı. Ancak görüldü ki bırakalım istikrarı var olan ortam da elden gitti. Ülkenin güneydoğusunda ne istikrar kaldı ne huzur. İktidar devletin bütün silahlı olanaklarını kullanarak bölgeye yüklendi. Buna bahane olarak da hendekleri gösterdi. Bir aya yakın bir süredir de bunca baskıya ve yönelime rağmen bu hendekleri aşabilmiş değil. Bunca ölüme rağmen hendekler aşılamadı. Bundan sonra aşılsa bile artık bir anlamı kalmadı. Çünkü bu alanda artık devlet silah demek oldu.
Bundan da anladık ki mesele bir siyasal partinin tek başına iktidara gelmesi meselesi değil, gerginlik politikaları üzerinden iktidarı yürütme meselesine dönüşmüş. Başından beri uyardığımız üslup meselesi hak getire. Parlamentoya gönderdiğimiz siyasi partilerin yöneticilerinin bir birini hain ilan etmeleri sıradanlaştı.
Bu manzaranın uzun bir müddet böyle gitmesi mümkün değil. Devlet veya iktidar eğer bu geçen sürede hendeklere müdahale yerine hendekleri dikkate almayan bir politika izleseydi zaten o hendekler şimdi çoktan vatandaş baskısı ile ortadan kalkmış olurdu. Ancak olay öylesine abartıldı ve büyütüldü ki meşru görülmeyen hendek meselesi şimdi sahiplenilme noktasına geldi. Çünkü uygulanan orantısız güç nedeniyle herkesin tepkisi ayyuka çıktı.
Sur ilçesinde bu ayın başından beri sokağa çıkma yasağı sürüyor ve çatışmalar devam ediyor. Ölen insanların sayısı yüzlerle ifade edilmeye başlandı. Haberlere yansıyan bölümüne göre 22 bin nüfuslu ilçede kalan sivil sayısı iki bin civarında. Giden insanların bu kışta kıyamette nasıl yaşadığını varın siz hesap edin.
Peki, bu durum uzadıkça ne olacak?
Olacaklar belli bu durum uzadıkça şiddetin dozu artmak zorunda kalacak. Çünkü her ne kadar bu aralar bir sessizlik yaşanıyor ve insanlar çözüm beklentisi ile umut besliyor iseler de eğer bu umudun gerçekleşmeyeceği görülürse her tarafta sorunlar çıkmaya başlayacak. Önce demokratik eylemler ve sivil ittiatsizlikler göreceğiz ardından devletin şiddet politikası ile çözüm araması durumunda olaylar büyüyecek ve bölge geneline ardından da ülke geneline yayılacak. Her ölüm başka ölümler doğuracak ve biz ülke olarak kaybeden taraf olacağız. Ülke olarak kaybettiğimizde de artık hangi tarafta olduğumuzun bir anlamı kalmayacak. Nerede olursak olalım kaybedeceğiz. Tabi siyasiler de kaybedecek.
Bu nedenle ülkemizin Don Kişotlara ihtiyacı yok. Kimse kendini şövalye, fatih ilan etmesin. Kimse Sultanlığa falan da heves etmesin. Çünkü gerçekleri gören gözler ve dünya buna sadece gülerek karşılık verecektir. Asıl fatihlik ve şövalyelik ülkesine huzur getiren, barış getiren, gelişme getirenlerin hakkı olur. Zorla elde edilen ünvanların hiçbiri geçerli değildir.
Next