Türkiye Cumhuriyet döneminin en çekişmeli güç gösterisine sahne oluyor bugünlerde. Bunu düşünen her vatandaşın görmemesine imkân yok. Sesiz çoğunluk olup bitenin nereye varacağının hesaplarını yaparken, taraf olanlar gizli çekişmenin terini döküyorlar.

İktidar açısından bakıldığında verilen mücadelenin demokratikleşme mücadelesi olarak kabul edilmesi gerekliliği her fırsatta dile getiriliyor. Normal şartlar altında bu olup biteni bu algılama ile yorumlamak gerçekçi gibi görünebilir ancak kazın ayağı öyle değil.

AKP iktidarı ve destekçileri kendilerini ayakta tutabilmek için demokrasinin ipine sım sıkı sarılmak zorundadırlar. Çünkü bundan başka tutunacakları bir dal, İfade edebilecekleri bir söz, kendilerini kamufle edecekleri başka bir örtü yok. Hem ulusal hemde uluslar arası konjektörde kendilerini kabul ettirmelerinin yegâne ve tek yolu demokrasinin ipi.

Ne tabanlarına çık bir şekilde varmak istedikleri yolun sonunu izah edebilirler nede karşı cepheye.

Ülkede bir rejim sıkıntısının olmadığını çok iyi biliyor her iki taraf. Ne dini tarafları ağır basanlar açık açık bir rejim değişikliğinden söz edebiliyorlar. Ne de karşılarında olanlar açık bir şekilde onları bu suçlama ile alt etmeyi başarabiliyorlar.

Her iki kesim de karşılıklı restleşmelerle işin mücadelesini veriyorlar.

Bu mücadele tarafların bakış açılarının toplum tarafından açık bir şekilde anlaşılmasına da neden oluyor.

CHP ve lideri Baykal demokratik yapıyı savunmaktansa ulusalcı bir çizgide yürümeyi temel hedef haline getirmeye başladı. Laiklik unsurunu ön palana çıkararak ordu ile dirsek temasında bulunmaktan da hiç mi hiç geri durmuyor. Siyaset sahnesinde dikiş tutturamadığı için de işi kaba güce götürmenin yollarını deniyor. İktidara gelmek için demokrasiden bile vazgeçmeyi mubah sayan bir anlayış algılaması ile yaşıyorlar. Ulusalcılık konusunda MHP ile aynı seviyeye gelmiş olmaları da bunun göstergesi.

İktidarı oluşturan AKP, bunu çok iyi gören bir noktada. Arkasına aldığı ulusal ve uluslar arası gücün rüzgârı ile inanmasa bile demokrasinin temsiliyetini yüklenmeye çabalıyor. Demokrasinin haklı ve meşru kılıcı ile anti demokratik yapılanmalarla mücadele ediyor. Herkesin demokrasi dışı çabalarını deşifre ederek onların maskelerini düşürmeye çabalıyor ve bunu da başarıyor. AKP ne kadar demokrat olduğunu değil karşısındaki partilerin ne kadar demokrasiden kopuk ve uzak olduklarını gösteren politikalar yürütüyor. Bunu yaparken de kendisini unutturup rakiplerinin durumu üzerinden politika yapıyor. Demokrasi dilini kullandığı için de bu çabalarını demokratikleşme çabaları olarak rahatlıkla aktarmaya başarabiliyor.

Şimdi gelelim baştaki sorumuza demokrasinin mi yoksa güç gösterisinin mi mücadelesi yapılıyor sorusuna.

Bize göre yapılan şey güç gösterisidir. Ulusalcılar ile ümmetçilerin mücadelesi. Birbirlerine karşı kullandıkları silah ise demokrasi. Bu nedenle olup biteni demokratikleşme mücadelesi olarak sofraya koyma telaşındalar.

Darbe günlüklerinde isimleri geçenlerin gözaltına alınıp deşifre edildikleri ülkemizde mesele; demokrasi mücadelesi ise gerçekten, o zaman darbeyi yapıp binlerce insanın hayatını zehir edenler, ülkenin demokratikleşmesinin önünü tıkayanlar neden yargılanmıyorlar?

Darbecilerin ülkenin başına bela ettikleri 12 Eylül ürünü anayasa neden değiştirilmiyor? Darbeyi düşünmek suç ise darbe yapmak neden suç olmuyor?

Sorun demokrasiye zarar verenlere bu zararı ödettirmek ise öncelikle darbecilerden ve bunların yaptıklarından hesap sormak gerekmiyor mu?

Bu ülkede demokrasiden ve demokratikleşmeden söz edenler öncelikle ülkenin doğu yakası ile ilgili düzenlemeler yapmak durumundadırlar. Bunun dışında yapılanları güç mücadelesi olarak görmek gerekiyor.

Demokratik seçimler sonucunda seçilmiş Belediye Başkanları cezaevlerinde iddianame hazırlanması için bekletilirken demokrasiden söz etmek hangi demokratın yutacağı bir yem ola ki?

Bir başbakanın bir memur karşısında hazır olda beklememesinin mücadelesi bir demokrasi mücadelesi değil bir onur meselesidir. Sayın Başbakan onurlu durmaya çalışıyor o kadar. Demokrasinin ve demokratlığın ölçüsü askerlere uğraşmaktan geçmiyor.

İnsan Hakları ihlallerinin durumundan,

Bireysel ve toplumsal özgürlüklerin boyutundan,

Uluslar arası hukukun gereklerinin yerine getirilip, getirilmemesinden geçiyor.

Savcıların birkaç emekli generali ifadeye çağırmaları hükümetin demokratlığını göstermez. Hükümet gerçekten demokrasiyi oturtmak istiyorsa;

Askeri harcamaların bütçe içindeki oranına baksın.

Seçim barajlarının kaldırılmanı için çaba sarf etsin.

Siyasi partilerin kapanmaması için yasal değişiklikler yapsın,

Çocukların özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yargılanmalarını önlesin.

Yani hukuku düzeltsin gerisini bu toplum hal eder zaten.