Mele Emin Botiki
Bediüzzaman Mele Said-i Meşhur veya said-i Kürdi 24 Mart 1960 yılında Urfa il merkezinde vefat etti. Defnedildikten sonra aynı sene içinde kabri açılıp cenazesi bilinmeyen bir yere götürüldü. Biz de bu yazımızda onu hatırlatmaya çalışıp uhrevi makamının yükselmesi için Cenabı Allah´tan rahmet dileriz. Tahminen bir ay önce de “ Bediü´z-Zaman ve Kürt meselesi “başlıklı bir yazı yazdıydım. Tarihe göz atıldığında zaman zaman olağan üstü zekâya sahip birçok şahsiyetlerin ortaya çıktığı anlaşılacaktır. Kimisi bu olağanüstü zekâsını ahiret hayatını göz önünde bulundurarak değerlendirmiştir. Kimisi de ahireti düşünmeden veya kabul etmeden zekâsını değerlendirerek teknoloji sahasında insanlara faydalı olmaya çalışmıştır. Elektriği keşfeden Edison gibilerini sayabiliriz. Kimisi de peygamberlerin mesajlarına kulak vererek teknoloji sahasındaki gelişmelere karşı çıkmamakla birlikte, bu dünya yaşamının ahiret için bir sınav yeri olduğunu, ahiret mutluluğun elde edilebilmesi için de yapılacak bütün çalışmalarda bu inanç doğrultusunda hareket etmenin gerekliliğini vazgeçilmez bir görev olarak kabul etmişlerdir. İşte Bediüzzaman da bunlardan birisidir. Bediüzzaman´ı anlamak için onun yaşadığı dönemdeki medrese ve medreselerde bulunan hocaların durumlarını da bilmek gerekir.
Bediüzzaman 1873 veya 1877 yılında Bitlis´in dağ köyü olan Nors köyünde dünyaya geldi. Babası sofi Mirza dar şartlarda geçimini sağlamak için çiftçilikle uğraşıyordu. Ailenin yedi çocuğundan birisi idi. Nors köyü, Kürdistan´ın en mahrum köylerden birisi idi. Orada ne yol, ne okul ve ne de dünyayı takip edebilecek herhangi bir vasıta da yoktu. Yörenin şartlarına göre dokuz yaşlarında medrese tahsiline başladı ve 21 yaşlarında zamanın eşsizi anlamına gelen Bediüzzaman lakabıyla anılmaya başlandı. O şartlardaki medreseler genelde tasavvufun etkisinde kalmışlardı ve dünya siyasetiyle uğraşmazlardı. Belki ağırlığı nefis mücadelesine veriyorlardı. Medreselerde okutulan ilimlerin ağırlığını da sarf ve nehiv teşkil ediyordu. Bunlar da Arapçanın dil bilgisi konumunda idiler. Müsbet ilim eksikliği vardı. Bediüzzaman bu bilgileri yetersiz görüyordu. Müslümanların ve özellikle Kürt âlimlerinin gelişen dünya şartlarının gerisinde kalmamaları için medreselerin fen, matemetik, fizik, tarih, siyaset ve astronomi gibi ilimlerle tanışmalarının gerekliliğine inanıyordu. Dolayısıyla da dünya ve Müslümanların içinde bulundukları durumlarla ilgilenmek istiyordu.
Bunun için önce Kürdistan´ın değişik bölge ve şahsiyetlerini ziyaret etti. Kafasındaki projeleri onlara izah etmeye çalıştı. Gördüğü bir rüya gereği, Cizre´de bulunan ve zalimlikle şöhret bulan Mirkân aşireti reisi Mustafa Paşa´ya gitti. Yaptığı zulüm ve isyandan vazgeçmesi için İslam´in adalet ve hassasiyetlerini ona anlattı. Mustafa Paşa bu tebliğe karşı onu öldürmek istemişse de muvaffak olamadı. Şam ve İstanbul gibi İmparatorluklara başkentlik yapan merkezleri gezdi. Kürtlerin ve Müslümanların içinde bulundukları zor şartları konferanslar şeklinde başta zamanın molla ve hükümdarlarına anlatmaya çalıştı. 1911 de gittiği Şam´da Meşhur Emevi camisinde Arapça bir vaz vererek Müslümanların sömürülmekten kurtulması için Şam alimlerinin dikkatlerini bu noktalara çektirmeye çalıştı. Kürtlerin cehalet, eziklik, kimliksizlik ve sömürülmekten kurtulmaları için 1908 tarihinde İstanbul´a gitmiş ve Kürdistan´da Medresetüzzehra isminde bir üniversitenin açılması ve bu üniversitede Arapça ve Türkçeyle birlikte Kürtçenin de okutulması için zamanın padişahı Sultan Abdulhamit´le görüşmek istemiştir. Ancak umduğunu bulamamıştır ve tımarhaneye gönderilerek deli muamelesini görmüştür. Volkan, Kürt Teavun ve Terakki gazetelerinde hararetli yazılar yazdı ve Kürt Teali Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. Kurtuluş savaşlarında merkezi hükümetin dağılmaması için yetiştirdiği talebeleriyle birlikte işgal güçlerine karşı savaşmış ve Ruslar´a esir düşerek Sibirya´da ki esir kampına götürüldü. Esir kampını teftişe gelen Rus başkumandanı Nikola nNikolaviç´in önünde herkes ayağa kalkarken o kalkmadı. sebebi sorulunca ´´ben islam alimiyim. imanli kimse gayri Müslime kıyam edemez´´ cevabını verdi ve cesaretini bir daha ortaya koydu. İki yıl dört ay esaretten sonra kamptan kaçarak Varşova, Berlin ve Viyan´a üzerinden İstanbul´a gitmiştir. Birinci dünya savaşı sırasında Sınusileri Osmanlı´nın işgalcilere karşı cihat çağrısına katılmalarını ikna etmek için Libya´ya gitti.
Bediüzzaman, istibdat denilen padişahlık yönetim şekline karşı idi. Padişah Abdulhamid´i kızıl Sultan´la nitelendirip karşı çıkanlar arasında yer aldı. Önce meşrutiyet, sonra da cumhuriyeti savunanlardan oldu. Ancak onun kafasındaki batı değerlerine göre kurulan cumhuriyet değildi. Belki halkın temsilcilerini seçecekleri ve Kur´an hükümlerine ters düşmeyecek bir İslam cumhuriyeti kafasında yatıyordu. Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal´in uygulamalarına ve inkılaplarına karşı çıktı. 1922 tarihinde T.B.M.M inde düzenlenen “Hoşamedi” merasımına katılmak için Ankara´ya davet edildi. Ankara´daki havayı görünce, 19 Ocak 1923 tarihinde Meclis´e hitaben yazdığı on maddelik beyannamesinde, peygamberlerin Şark´ta, filozofların da Garp´ta ortaya çıkmasını ´kaderin bir işareti´ sayıp, "Şark´ı ayağa kaldıracak din ve kalptir, akıl ve felsefe değildir" dedi ve "bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu, Frenk mukallitlerini Müslümanlara tercih ederlerse", İslam Âlemi´nin dikkatini başka tarafa çevireceği çıkışını yapınca durum değişti. Bundan pek heyecanlanan 50-60 kadar mebusun oracıkta namaza durmasından rahatsız olan Mustafa Kemal´in "Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz" diyerek sitem edince. Said-i Nursi "Paşa! Paşa! İslâmiyet´te imandan sonra en yüksek hakikat, namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur" diyerek dini emirlerden taviz vermenin caiz olmadığı ve namazın, dinin vazgeçilmez önemli bir ilkesi olduğunu ortaya koydu.
Mustafa Kemal kurduğu cumhuriyetin laiklik doğrultusunda çalışmak üzere ona, Diyanet azalığı ve Şark Umum Vaizliği önermiştir. Ancak Said-i Kürdi bunları kabul etmemiştir. Bediüzzaman silah yerine tebliğ yöntemini tercih etmesine rağmen, 13 Şubat 1925´te patlak veren Şeyh Said Ayaklanması´na katılmakla suçlandı ve sürgüne gönderildi. 27 yıl sürgün ve hapis yaşadı. İdamla yargılandı. İlgisi olmamasına rağmen 31 mart provokasyonun arkasında gösterildi. 1925-1960 arası sürgün ve hapis döneminde risale-i Nuru yazarken daha ziyade Bolşevik denilen komünizm tehlikesine karşı risalelerinde tahkiki imanı ön planda tuttu. Allah´ın varlığı, ölümden sonra dirilmenin ve ahiretteki ceza ve mükâfatın isbatına çalıştı. Bu sahada ikna edici misaller getirerek büyük bir boşluğu doldurdu. Özet olarak Bediüzzaman Müslümanları geleneksel iman yerine tahkiki imana, despot ve dikta yönetim yerine halkın temsilcilerini seçeceği İslam cumhuriyetine, değişik devletçikler yerine, Kürtlerin de kendi kimlikleri ile içinde yer alacakları Cemahir-i müttefika-i İslamiye dediği İslam Birleşik Cumhuriyetleri Federasyonu çatısı altında toplamaya çalışıyordu. Onu rahmetle yad ediyoruz. Allah´a emanet olun!
Next