Savaş hem insanlığın hem de doğanın yıkımı olduğu için istenen bir şey değildir. Bu nedenle hümanizme inanmış insanlar savaştan değil barıştan yana tavır koyarlar. Çünkü çok iyi bilmektedirler ki savaş kadar insan onurunu ayaklar altına alan başka bir olgu yoktur. Savaş demek her şeyin tar u mar olması demek. Savaş demek ölüm demek. Savaş demek acı, gözyaşı, göç, açlık, sürgün, işgal, taciz, tecavüz, onursuzlaştırılmak demek. Bunları ben insanım diyen birisinin istemesi elbette mümkün değil.
Ancak bazen de bu durumları ortadan kaldırmak için savaşmak gerekiyor. İşte öylesi durumlarda bir tereddüttür sürer insanların beyinlerinde yüreklerinde ya istenen olmazsa diye! Buna rağmen de başka çare yoktur.
Ortadoğu coğrafyası kan gölüne döndü. Hiçbirimiz böyle olmasını istemezdik. Ancak hepimiz yıkılan rejimlerin diktatör olduğu fikrinde de ortaktık. Bu diktatörlerin kulaklarına yapacağımız bir fısıltı ile insan haklarına saygılı bir yönetim oluşturma şansı var mıydı? Elbette yoktu. Demokrasi ancak onların uygun gördükleri oranda verilmesi gereken haklardan ibaretti. Herkesin suyunu yemeğini azıcık da olsa maaşını veren bu yöneticilerin eleştirilmesi  nasıl mümkün olabilirdi ki?
Evrensel ilkeler ve yaşam tarzı aslında onlara defalarca uyarıda bulunmuştu ancak onlar medeniyetin merkezine çadır kurmayı ve binbir türlü fanteziyi yerine getirmeyi emperyalizme karşı gelmek olarak algılayıp sürdürmeyi meziyet gördüler. Kendilerinden kat kat güçlü olan liderlerin ellerini öpmelerini de büyük bir meziyet saydılar.
Sonra? Sonra ne olduğunu Libya lideri Kaddafinin şahsında çok iyi gördük.
Saddam zamanında da savaşa hayır dedik. Ülkemiz savaşa girmesin dedik. Yanlış mı yaptık? Hayır, en doğrusunu yaptık. Çünkü başta da savaşın ne olduğunu anlattık ve bunu istemedik. Bizim olmayan savaşların içine girmemeyi ilkesel olarak tasvip ettik etmeye de devam edeceğiz. Ancak herkes bizim gibi düşünmeye bilir. İster çıkarları için olsun, ister demokrasi için dünya süperleri ezilen insanların haklarını savunmak için gerekli adımları atmalı. Bu nedenle de olaylara objektif bakılmalı.
Bu durumda savaş istememek için bizim kadar, ülkelerini diktatörce yöneten ülkelerin yönetimleri de kafa yormalı ve savaş istememeli. Demokratik adımları zamanında atmalı ve kendilerine yapılan uyarıları dinlemeliler. Yapmazlarsa başlarına gelene de katlanmak zorundadırlar.
Şimdi tartışılan konu Suriye’ye yapılacak askeri müdahaleye karşı nasıl tavır alınmalı konusudur.
Birincisi, ABD ve Müttefiklerinin Esad rejimine yönelik müdahalesi yerinde bir müdahale olacaktır.
İkincisi, Türkiye’nin bu savaşa fiilen katılması yanlış olacaktır ve biz bunu istemiyoruz.
Üçüncüsü, bu savaş barış için yapılan bir savaş olduğu için ve bir gereklilikten doğduğu için kabullenilmesi gereken bir durumdur.
Dördüncüsü, eğer Esat yönetimini dikta bir rejim olarak görüyorsak ve bu rejim dönüşümü zamanında yapmadıysa onu savunmak dikta rejimi savunmak olacak ki bu da emperyalizme karşı durmamak kadar hatalı bir tavırdır.
Beşincisi, bizim isteğimiz Suriye’deki Kürtlerin haklarının eşit bir halk olarak verilmesidir. Buna karşı çıkmayanların atacakları adımlar iyi niyetle izlenebilir.
Bu nedenle de sıloganik “savaşa hayır” sözlerine karnımızın tok olması gerektiğini hatırlatıyoruz. Eğer barış için savaş kaçınılmaz olmuşsa bunun Emperyalistlerle diktatörler arasında olması çok da zararlı bir olay değildir!