Ağustos ayı yaşadığımız coğrafyada ne yazık ki hep silahların havaya kaldırıldığı, silahların çözümünün konuşulduğu, silahların etkilerinin, sonuçlarının kutsandığı ay olarak karşımızda duruyor. Oysa bu kadar yücelttiğimiz bu dönemi ya da silahla anlamlandırdığımız bu dönemi keşke barış, insanlık, kardeşlik ve hoşgörünün önplana çıktığı bir döneme evirebilseydik.
Askeri toplantılar, askeri çıkışlar, askeri zaferler asker ve silahla ilgili işler hep bu ayda karşımıza çıkıyor. Birinde şura, otuzunda zafer bayramı olarak. Birde Ağustosun onbeşi var elbet. Ancak hangi tarafından bakarsanız bakın karşınızda duran silahtır. Konuştuğu dil ölümün dilidir silahın. Zafer denilen olgunun silahla bir kazanımsa eğer sonucu, ucunda mutlaka ölüm vardır.
Bizimde zaferlerden, direnişlerden, başarılardan anladığımız şeyler var. Ama amaç insansa eğer zaferlerin en büyüğünün insanların yaşatılmasının sağlanması olarak algılıyoruz zaferi. Herkesin kendisine göre silahı kullanmasının zorunlu şartları ve gereklilikleri ortaya çıkmış olabilir. Bizim üzerinde durduğumuz konu neden silahın kullanılışından ziyade silah kullanılacak ortamların yaratıldığıdır. Kimsenin zevk için silah kullanmadığını, savaş çıkarmadığını, insanları öldürmediğini, ölüme neden olmadığını düşünebilirsiniz. Ancak ve ne yazık ki aynı düşünceyi paylaşamıyorum. Elimde bu kadar örneği varken egemenlerin silah kullanmamak için çaba gösterdiklerine nasıl inanayım.
Bakın yine bir ağustos ayındayız ve etrafımız barut kokuyor. Ben insanım. Ben müslümanım, ben insanların yaşamlarından sorumluyum diyen bir insanın mevcut durumda barut kokusunun ortadan kaldırması için uğraşması gerekmez mi?
Neden bizim insanlığımız, hassasiyetlerimiz hep egemen olduğumuz sınırların ötesinde kendini gösteriyor?
Neden yaptıklarımızı gözümüz görmüyor da başkalarının yaptıkları karşısında hassasiyet gösteren insanlara dönüşüveriyoruz?
Neden kendi gerçeklerimizden kaçıyoruz?
Filistin için, Etopya için, Somali için gösterdiğimiz hassasiyeti, Suriye’deki duruma gösterdiğimiz özeni neden kendi yurttaşlarımız için veya hısım ve akrabalarımız için de istemiyor ve yapmıyoruz? Yoksa sırf ırkları Kürt olduğu için mi ölümü onlara reva gören bir anlayışa yöneliyoruz.
İslam devrimcisi olduğunu söyleyen Perslerin, farsların çocuklarının aylardır bombaladıkları dağların feryadını neden görmüyoruz? İnsanlık ayıbı olan idam cezalarını uygulamalarını neden görmek istemiyoruz? Bu coğrafyada durmadan dağları neden bombalıyoruz?
Cevap bir tekerlemeyi tekrarlamaktan öteye gitmez. Söylemler doğruyu yansıtmıyor. Biz aslında savaştan değil barıştan korkuyoruz da ondan. Barış insanlık getirecek, barış kardeşlik getirecek. Barış hak ve hukukun üstünlüğünü getirecek, barış adaleti getirecek, barış çıkarları bitirecek, barış anaların gözyaşlarına timsah gözyaşlarının karışmasını önleyecek, barış gerçeği ortaya çıkaracak ve herkese ellerinde silah tutan kralların çıplak halini gösterecek. İşte bu nedenle barışta ısrar yerine savaşı sürdürme mantığı dayatılıyor. Bu yüzden silahların ve silahlı mücadelelerin kutsandığı dönemler yaşıyoruz. Bu yüzden ağustos aylarımız hep silahlar ve silahçılar perspektifinde değerlendiriliyor. Oysa on beş gün sonra barış günü de gelecek. Sembolik de olsa bu günün savunucuları da kendilerini ifade edecekler. Bakalım barış için yürümeye bile izin verecekler mi silahlı güçler.
Biz artık ağustosta silahların kullanılmadığı bir ortam istiyoruz. Bizi yönettiğini iddia edenler bizim çocuklarımızın ölümlerini izlemekten, teşvik etmekten vazgeçmelerini istiyoruz. Barış masasına insanlık için oturulmasını istiyoruz. Suriye’yi bile iç meselesi olarak görenlerin kendi iç meselelerini de artık çözsün istiyoruz. Suriye bizim iç meselemiz ise kandil kimin meselesi?
Next