Dünya iki gündür El Bağdadi Televizyonu muhabirinin ABD devlet Başkanı ve Amerikan ordusunun başkomutanı Bush’a attığı ayakkabıları konuşuyor. Öyle anlaşılıyor ki bu olayda herkesin üzüntü duyduğu nokta yapılan atışın hedefini ıskalamasıydı.
Amerikan ordusunun ırak’ı işgalinden bu yana bir milyon sivil ıraklının öldüğü belirtiliyor. Yaralananlar, sivil olmayanlar, yıkılan yuvalar, yerinden olanlar, dul, yetim, öksüz kalanlar yetmezmiş gibi sürpriz ziyarette sürprizle karşılaşan Bush’a göre daha işleri bitmemiş.
Şimdi diyebilirsiniz ki yerel yönetimler konusunda herkesin yorum beklediği bir zamanda Amerikan başkanına atılan ayakkabı konusunu gündemleşmek zorunlumuydu diye? Bana göre işlenmesi gereken çok önemli bir konu.
Konuyu iki yönden işlemek gerekiyor; Birincisi Meslektaşımız ile dayanışma amaçlı olarak kendisini gündeme taşımayı görev bilmekteyiz. Kendi ülkesinin onuru adına, kendini riske ederek böylesi bir eylemi gerçekleştiren bir gazeteci desteklenir. İkinci konu ise savaşların sonuçta insanları ne duruma getirdiğinin somut bir örneği ile karşı karşıyayız. Bush’a atılan ayakkabı sıkılan kurşunlardan, atılan bombalardan daha etkili bir sonuç doğurmuştur. Atışın isabet edip etmediğinden ziyade yapılan hareketin insanların beyninde yarattığı imajdır. Bu imaj eminiz ki uzun yıllar unutulmayacaktır.
Sürpriz ziyaret ve sürpriz sonuç…
Yapılan atışlardan sonra istifini bozmayan Bush, ayakkabıların 42 numara olduğunu söyleyerek işi sözüm ona espritüel bir konuma getirmeye çalışmıştır. Muhabirin ayakkabısının kaç numara olduğu belli değil ama şurası kesindir ki ABD askerlerinin giydiği postalların numaraları altında yüz binlerce Iraklının kan izi durmaktadır. Amerikalıların kiraladıkları güvenlik şirketlerinin kiralık katilleri binlerce insanın hayatını sone erdirmişlerdir. Ve hayatlarını kaybedenlerin gördükleri son ayakkabıların numaralarını ne yazk ki söyleyecek vakitleri olmamıştır.
Bir ülkenin meselelerini kendi özgücüne dayanarak çözmediğinde nelerle karşı karşıya kalabildiğinin somut örneğini görmekteyiz. Kendi demokrasinizi geliştirmediğiniz zaman başkalarının demokrasi getirme planlarının postallarla nasıl getirildiğinin resmini görmekteyiz. Hani şu ünlü sözümüz var ya;” Laf ile uslanmayana etmeli tektir, tektir ile uslanmayanın hakkı kötektir” diye sanki bu sözün uygulama biçimini görüyoruz. Dünya âlem Saddam’ı uyardı ama o dinlemedi. Makamına, ordusuna güvendi. Amerika’dan, Rusya’dan aldığı silahlarına güvendi. Güvendiği dağlar başını yedi. Başıyla kalmadı Iraklılarında hayatını alt üst etti. Kötü inat hüsranla bitti. Saddam’a atılması gereken ayakkabılar Bush’a atıldı. Eğer Irak halkı o ayakkabıyı Saddam’a atmaya cesaret edebilseydi. Saddam’dan daha Saddam olan Bush’a atmak zorunda kalmazdı.
Bu örnek bize göstermektedir ki ülkeler demokrasiyi kendi halkları ile kendi özgüçleri ile getirmelidirler. Kendi insanları için, kendileri için halklarına güvenmelidirler. Kendi ellerinde fırsat varken ülkelerini kollamalıdırlar. Yoksa ne kadar güçlü ordularınız olursa olsun o ordulardan daha güçlü ordusu olanların saldırıları karşısında ayakkabı atarak savunma yapmak zorunda kalan insanları arkada bırakırsınız.
Başkalarının size, halklarınıza ve ülkenize getireceği demokrasi ve özgürlükler sizin ve insanlarınızın kanı üzerinde, canı üzerinde olacaktır. Başkalarının getireceği demokrasi çok düşkün olduğunuz onur ve namuslarınızı yerle bir edecektir. Bu şekilde gelen demokrasi direnmek için mecaliniz kalmadığı için rıza göstermek zorunda olacağınız demokrasidir. Böyle bir demokrasi getirme anlayışının faturası ağırdır.
Kendi ülkesini, insanlarını, değerlerini seven liderler ne kendilerini, ne de ülkelerini böylesi bir demokrasiye mecbur hale getirmezler.
Arife tarif gerekmediği gibi görünen köye de kılavuz gerekmiyor. Demokrasiyi içlerine sindiremeyenler bunun bedelini çok daha ağır ödemek zorunda kalıyorlar. Yavrusu için her şeyi parçalayan aslan acıkınca yavrusunu yiyiyor. Dünyanın dengesi böyle ne diyelim.
Next