Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakırda yapmış olduğu konuşmada Ülkede yaşayan vatandaşların üst kimliklerinin “T.C Vatandaşlığı” olduğunu belirtmiş olması etnik milliyekçiliğe ve bölgesel milliyetçiliğe karşı olduğunu belirtmesi kavramsal olarak desteklenmesi gereken görüşlerdir.

Anadolu gibi bir insanlık müzaiğine sahip topraklarda tek ırk esasına dayalı bir yapılanmaya gönümüz koşullarında zora dayanarak sürdürme gayreti pek hayırlı sonuçlar doğurmamaktadır.

12 Eylül Anayasasının mimarları açısından bu her ne kadar dayatılmış olsa bile bugün devletin başbakanı bile artık meydanlarda açık açık bu yanlışlığı dillendirmekten çekinmemektedir.

Buna rağmen “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diye bir Atasözünün olduğunu da hatıralardan çıkarmamak gerekmektedir. Sayın Erdoğan hatırlanacağı gibi daha evvelde “Kürt Sorunu benim sorunumdur” diyerek konuyu giriş yapmış ardından da savaş talepçilerinini isteklerine engel olamamıştı.

AKP’nin geçmiş hükümetlere nazaran daha iyi adımlar attığını belirtmek gerekmektedir. Ancak AKP aynı zamanda sorunu kökünden çözebilecek koşullara ve imkânlara sahip olduğu halde imkanları kullanmayarak çok büyük bir fırsatı kaçıran parti konumundadır da. DTP’nin yirmiden fazla Milletvekili ile temsil edildiği ve AKP’nin övünçle bahsettiği 75 Kürt milletvekili olmasına rağmen sorunun Meclis çatışı altında çözüme kavuşturulmayıp dağlara havale edilmesi kabul edilebilecek bir konu değildir.

Şurası çok açık bir şekilde ortadadır ki silahlar konuştuğu sürece Türkiyede insiyatif sahibi olabilecek hiçbir zatı muhterem kendi etkinliğini ortaya çıkarıp sorununun tanımını doğru bir şekilde izah etme imkânına sahip olamıyacaktır. Silahlar konuştuğu sürece Aydınların ya da duyarlı çevrelerin konuştukları her kelime kendilerine bir düşman yaratacaktır. Düşmanın bu taraftan şu taraftan olması önemli değildir.

Şu andaki açıklamalar seçime endeksli açıklamalar haline gelmiştir dolayısıyla bu süreçte söylenen sözlerin ne kadar gerçekçi olduğunu belirlemek mümkün değildir. Bölgede var olan iki parti de sorunu çözmeden ziyade sorunu ortdaya koyma ve birbirinin eksikleri üzerinden toplumdan oy toplamaya çalışmaktadır. Haklı olmak ise çözüm metodlarının ortaya konulmasıyla ortaya çıkabilmektedir.

Bölgedeki sorunla ilgili olarak iki örnekle boyutu sergelemeye çalışalım;

Sayın Başbakan Diyarbakır konuşmasında verdiği bilgilerde şunları söylemektedir;”2004 yılında 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun ve uygulama yönetmeliğinin çıkarıldığını anımsatan Erdoğan, iradeleri dışında terörden zarar gören vatandaşların zararlarının tazmin edildiğini söyledi. Kanun kapsamında 363 bin başvurudan 158 bininin sonuçlandırıldığını bildiren Erdoğan, kanundan yararlanan vatandaşlara 818 trilyon lira ödeme yapılmıştır, 399 trilyon liranın da ödemesinin kararlaştırılmıştır.” Demektedir.363 bin başvuru sadece AİHM’e yapılan başvuru sayısı olarak belirtilmektedir. asıl mağdur sayısı bundan daha yüksektir.

İkinci örnek ise dil yasağı ile ilgilidir. Her ne kadar şu anda TRT 6’da Kürtçe yayın yapılmakta ise de bu ülkenin üniversitelerinde Anadil de eğitim hakkı istedikleri için üniversiteden atılan öğrenciler bulunmaktadır. Bu alanla ilgili olarak insan Hakları Derneği şunları hatırlatmaktadır;”Türkiye’nin onaylamış olduğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kişisel ve Siyasal Uluslararası Sözleşmesi,ekonomik , Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi gibi en temel belgeler uyarınca anadil hakkını tanıması ve uygulamaya geçirmesi gereklidir. Kürtçe TV ile adım attığını ifade eden hükümetin samimiyet sınavı dil yasaklarının kaldırılması ve anadil hakkının tanınmasından geçmektedir.’’

Bu durumda birlikte yaşam için topu seçmene atmanın bir anlamı var mı? Bu konuda kararın ne olduğu ve neden yana olduğu zaten bölgeye gelebilen parti sayısını ikiye indirmekle halk görevini yapmıştır. Bundan sonra sıra seçilen ve mecliste oturanların değil midir?

??

??

??

??

2