Ülke gündemini takip edenler geçen hafta sonu ülke geleceğini çok yakından ilgilendiren iki önemli kongrenin gerçekleştiğini bilirler. Bu kongrelerden ilki AKP’nin olağan üçüncü kongresi ikincisi ise DTP’nin olağanüstü kongresiydi.
Her iki kongrede de gündemin ana temasını Kürt açılımı ya da demokratik açılım konusu oluşturmaktaydı. Gerek Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve Gerekse Ahmet Türk konunun hassasiyetlerini dilendirdiler.
Her iki kongre de bize gösterdi ki Türkiye’nin demokratikleşmesi için taraflar bir şeyler yapılması gerektiği konusunda hemfikirler ancak yöntem ve tanımlama konusunda sorunlar yaşandığını belirtmek gerekmektedir.
İktidar kanadı sorunun adını koymadan, bireysel özgürlükleri genişleterek,
Demokratik bir Türkiye oluşturma gayretinde.
Kürt tarafı ya da DTP ise Demokratik bir Türkiye oluşturulmasının gerçekleri kabul etmekten geçtiğini,
Bireysel özgürlüklerin artırılması gerektiğini ancak Kürtlerin sorunlarının çözümü için Kürtleri bir halk olarak yasal olarak tanımak gerektiği vurgusunda bulunmaktadır.
Her iki kongrenin ana temaları incelendiğinde;
1- Ülkenin bütünlüğü
2- Yönetim şekli olarak cumhuriyettin
3- Bayrağın ortak değerler olarak paylaşılmasında bir sorun yaşanmadığı görülmektedir.
4- Yine yapılan açıklamalardan tarafların “TÜRKİYELİLİK” üst kimliğinde buluşma konusunda bir sorun yaşamadıklarını gözlemlemek mümkün.
Bu durumda yapılması gereken gerekli adımları atmaktır. Kürt tarafının temsiliyeti konusunda DTP’ye büyük bir rol biçildiği ve DTP’nin parlamento çatısı altında bu sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiği nihayet açıklanmış bulunulmaktadır. İlk günden beri savuna geldiğimiz gibi Kürt sorunun çözüm yeri Türkiye Büyük Millet Meclisidir.
Taraf olarak da halkın seçilmiş milletvekillerinin kabul edilmesi gerekmektedir. Buna demokratik değerlere inanmış hiç kimsenin de itiraz edemeyeceğini düşünmekteyiz. DTP milletvekillerinin üstlerine düşen görevi yerine getirmeleri Kürt sorununda taraf olan diğer kesimleri dışlamamaktadır. Görüşme sürecinde kendisini muhatap gören herkesin ve herkesimin görüşlerinin alınması ve değerlendirilmesi elbette büyük önem arz etmektedir. Savaşta taraf olanların barışta bir kenarı atılması diyalektiğin mantığına aykırılık teşkil eder. Ancak şurası da çok açıktır ki Türkiye’de hiçbir siyasal iktidar bugünkü şartlarda Parlamento içinde çözüm imkânı varken parlamento dışına gücü yettiğince çıkmak istemeyecektir. Bu perspektif ile konuya yaklaşıldığında herkesin bildiği gibi acilen bir anayasa değişikliğine ihtiyaç bulunmaktadır.
Türkiye’nin aydın ve yazarlarından oluşan bir grup 10–11 Ekim Tarihleri arasında Ankara’da
“Sivil ve demokratik bir anayasa için kolektif oluşturabilmek” amacı ile bir araya geliyorlar. Adalet Ağaoğlu’ndan, Ali Bulaç’a kadar geniş bir yelpazeyi oluşturan bu insanların çağrıcı olarak düzenledikleri bu toplantıdan çıkan sonuçların bu hassas sürece ışık tutacağına inanmaktayız.
TÜRKİYELİLİK Çatısı altında ileriye doğru yürüyebilmemiz için de anayasal bir değişimin şart olduğunu artık dünya âlem bilmektedir.
Bu ülkeyi ve insanlarını sevmek demek bu ülke ve insanlarının çatışmalarını önlemek demektir.
Kardeşkanının akmasından medet umanların vatanseverliklerine inanmak mümkün değildir.
Bolivya bile dünya âleme örnek oluşturan bir Anayasa hazırlayıp kabul etmişken savaşta ısrar mantığında diretmenin akıl karı olmadığı apaçık ortadadır.
Bu ülkedeki karışıklığın tek panzehiri sivil ve demokratik bir anayasadır. Bunu iyi algılayıp parlamento çatısı altında biraz çabuk deklere etmenin büyük bir faydası olacaktır.
Next