Gazzede yıllardır uygulanan İsrail ablukası nedeniyle zor durumda yaşam mücadelesi veren Filistinli insanlara mangalda kül bırakmayan İslam ülkeleri bir türlü yardım eli uzatmayınca devlet ve hükümetlerin yapması gereken yardımı sivil insani yardım kuruluşları üstlenmek zorunda kaldı.
Bu girişimlerinin bedelini uluslar arası sularda İsrail’in yaptığı saldırı sonucunda canları ile ödediler. Hükümete düşen görev ise gidip oradan cesetlerini toplamak oldu. Aylardır bu konu ile ilgili olarak hükümet İsrail hükümetinin özür dilemesini beklediğini belirterek oyalama taktiği uyguluyor. Oysa yapılan işin özür dilemekle bitecek bir yanı yok. İsrail devleti uluslar arası sularda yardım götürdüğü aşikar olan bir gemiye saldırıda bulunarak insanları öldürmüş ve bu bölgede benim horozum öter demiştir.
Mesele Akdeniz de kimin horozunun ötüp ötmeyeceğine kimin karar vereceği meselesidir. İsrail sam amcasına güvenerek orta doğuda kiç kadar boyuyla istediğini yapabilmektedir. Bunu açık yüreklilikle belirtmek gerekmektedir. Ancak orta doğudaki bu durumun ilk elden muhatabı elbette bizden önce İsrail ile sınırdaş olan ve iyi komşuluk ilişkileri sürdürmeyen Arap ülkeleridir. Arap ülkelerinin Türkiye’den bir vasilik görevi beklemediklerini de belirtmek gerekmektedir.
Gazze’ye gitmek arzusunda bulunan başbakanın bu konuda Mısır devletinden izin alıp alamayacağının bile endişe nedeni olması bu durumun somut bir kanıtı olarak ortada durmaktadır. Hele hele son dönemde Suriye ile olan diyaloglar da göz önünde bulundurulursa bu durum daha da net olarak ortaya çıkmaktadır.
İsrail ile ilişkileri bozan bir diğer konu ise Akdeniz de Kıbrıs’ın güneyinde Rum- İsrail işbirliği ile başlatılması düşünülen doğal gaz arama faaliyetleridir. İki ülke yaptıkları anlaşmalar gereğince uluslar arası sular olarak tanımladıkları bölgede dünyanın en zengin rezervlerinden doğal gaz çıkarmayı planlıyorlar. İşte bu durum esas sorunu ortaya çıkarmaktadır. Geç atılan adımlar daha büyük adımların atılmasına neden olmaktadır. İsrail ile ilişkilerin bugün ekranlara yansıma şekli zamanında alınan tedbirlerle gerçekleştirilseydi asıl mesele bütün dünya tarafından öğrenilmeden iş çözümlenmiş olacaktı.
Türkiye’nin İsrail ile ilgili son zamanlardaki çıkışları geleneksel politikaları ile uyuşan bir çizgi çizmemektedir. Anlaşmaların askıya alınması, büyük elçinin geri çağrılması ve benzeri adımların İsrail’in atacağı adımları engellemeyeceği bilinmelidir. Aslında bu gidişatın belirleyicisinin ABD olduğunu bilmeyen yok. Başında bunca bela bulunan Türkiye’nin mevcut durumda bu sorunları görmezlikten gelerek ABD’ye rağmen İsrail’e saldıramayacağını dünya alem bilmektedir. Hele hele İran ile işbirliğine girerek İsrail’e karşı bir cephe açmaya çalışması tamamen batağa saplanmak olur.
 Suriye’ye yönelik sert çıkışların yapılması, Libya ve Mısır konularında ABD politikalarının benimsenmesi aslında AB-ABD eksenli politikalara uyum gösterildiğinin göstergesidir. Düne kadar kırmızı halılarla karşılanan dostların(!) bugün halklarını ezen diktatörler olarak açıklanması batı ile yürütülen işbirliğinin somut örnekleri olarak karşımızda durmaktadır. Bu politikaları benimseyen bir ülkenin İsrail’in Rum yönetimi ile yaptığı işbirliğinin benzerini İran ile yapıyor görünmesi bile gerçekçi değildir. Açık söylemek gerekirse Türkiye’nin İsrail ile sertleşme görüntülerinin Rumlarla yapılan anlaşmalardan kaynaklandığını düşünmekteyiz. İran ile sürdürülen dirsek teması ise tamamen Kürt silahlı grupları konusundaki ortak çıkarlardan kaynaklanmaktadır. Yoksa İsrail’e karşı ağabeyi ABD’ye rağmen İran ile flört etmek pek mümkün görünmemektedir. Özür dile yoksa yaptırım meselesi Nasrettin hocanın heybe fıkrasına benziyor. Heybeyi getirmeseler eski heybeyi kullanmaktan başka çare yok çünkü.