Bizim kuşaktan olanlar hatırlarlar. İlkokuldayken her sene yerli malı haftası kutlamaları yapılırdı. Bu haftada o zamanlar bugünkü “yerli ve milli” tanımından farklı bir bakış açısı vardı gibi veya biz şimdiki anlamı yükleyecek kadar büyümemiştik.
Köy okullarında okuduğumuz için evde bulduklarımız eğer Eti bisküvileri ile birleşme şansına sahip olsaydı yerli malı haftasını da mutlulukla kutlamış olurduk. Çilli tavuğun iki yumurtası, bulunursa bir elma, portakal, gofret veya diğer bisküvi varsa bir de süt al sana milli ve yerli bir yerli malı haftası kutlaması olurdu.
Aynı dönemde bir de Türkiye ekonomisi ile ilgili öğrendiğimiz bir kavram vardı. Devletçilik ilkesi ile biraz uyuşan bir mantalite ile anlatılırdı. Ekonomimiz karmaydı yani özel ve kamu birlikte ekonomiye yer verirdi. Özel sektörün olmadığı veya gücünün yetmediği durumlarda devlet devreye girip yatırımlar yapıyordu.
Aslında cumhuriyetin kuruluş dönemlerini hatırladığımızda bu yaklaşımın yanlış olmadığını da belirtmek gerekiyor. Sonra ne oldu? Sonra iki türlü bir yüklenme oldu. Birincisinde denildi ki bu durum biraz sol kokular yayıyor. Özel mülkiyet konusunda kısıtlamalar getiriyor. İkinci darbe ise bu kurumlardaki işletme mantığında ortaya çıktı. Bir şekilde bu kamu kurumlarında veya kuruluşlarında iş sahibi olan kesimler ve yönetimler ellerindeki olanakların ve imkânların kullanımı konusunda hoyratça davranmaya başladılar. Buraları yan gelip yatma ve palazlanma yeri olarak görmeye başladılar. Ekonomiye canlılık getirsin yatırımlara örnek olsun diye kurulun işletmeler ve kurumlar ekonomiye ve devlete yük olmaya başlardı.
İşte bu ve benzeri olumsuz gelişmeler bir de serbest ekonomi çıkışları ve özel teşebbüs geliştirir mantığı ile birleşince özelleştirme çalışmaları ülkemizde yer ve destek bulmaya başladı. Bu amaçla Başbakanlık özelleştirme idaresi başkanlığı kuruldu. Kamu elinde bulunan ve iyi yönetilemediği için ekonominin başına bela olan kuruluşlar da,kar eden kuruluşlar da tek tek satılmaya başlandı.
Bu satışlar bir dönem sonra artık hükümetlerin bütçeye kaynak arayışlarının bir alanı olmaya başladı. Her ne kadar buralardan elde edilen gelirlerin özel fonlarla değerlendirilmesi düşünüldüyse de görüldü ki mal azalmasına uğrayan hep kamu sektörü oldu.
Hükümetlerimiz başbakanlık özelleştirme idaresi başkanlığının verilerine göre 1985 yılından itibaren 271 kuruluştaki kamu hisseleri, 1797 taşınmaz, 10 otoyol, 2 boğaz köprüsü, 146 Tesis, 7 Liman, şans oyunları lisans hakkı ile Araç Muayene İstasyonları özelleştirme kapsamına almıştır. Bu satışlardan elde edilen gelirler de aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
Mesele bununla bitmedi. Son olarak hükümet özel bütçeli kuruluşların her türlü varlıklarının ve ticari kuruluşlardaki hisselerinin özelleştirme kapsamına alınmasına olanak sağlayan yasal düzenlemeye gitme karar aldı. Geçen hafta Plan ve Bütçe Komisyonun’dan geçen düzenleme, Meclis genel kuruluna getirildi. Belli ki bir kaynak arayışı var. Ancak bundan da önemlisi kurumlara baktığımızda eğer bu varlıklar da özel sektöre devredilirse devletin elinde pek de artık mal mülk kalmayacak gibi. Oysa işsizlik oranının bu kadar yüksel olduğu ülkemizde bu varlıkların daha farklı değerlendirilmesi gerekiyor diye düşünüyoruz. Atatürk orman çiftliğinden İnsan Hakları Kurumuna kadar kurumlar bu kapsamda değerlendirilmiş. Dileriz buralardan gelen paralar yatırıma dönüşür ve işsizlik gibi bir belanın önlenmesinde yardımcı olur. Aksini insan düşünmek bile istemiyor.
Next