Diyarbakır cezaevini yıkılarak okula dönüştürülmesi düşüncesi Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker tarafından açıklandıktan sonra bir tartışma furyasının başladığını belirtmek gerekiyor. Hükümet kanadı her ne kadar cezaevinin şehir içinde kaldığı gerekçesini dile getirdiyse de bu gerekçe kamuoyunca pek benimsenmemiş görünmektedir.
Diyarbakır cezaevini Diyarbakır kent merkezinin içinde kaldığı gerçeği doğrudur. Dolayısıyla yeni bir cezaevinin kurulması, tutuklu ve hükümlülerin daha iyi şartlarda cezalarını çekmesi, ortak mantığın bir gereğidir. Ancak ortak mantığın bir gereği daha vardır ki insanlık onuru konusunda sınıfta kalmış olan bir yerin yıkılarak gözlerden uzaklaştırılamayacağı gerçeğidir.
Öyle anlaşılıyor ki ya da bu fikir kendini kabul ettirmiştir ki son dönemlerde bir şeyler gizlemek isteyenler ya o coğrafi alanı sular altında bırakarak gizlemeye çabalıyor ya da yıkarak yerine yeni binalar inşa ederek yeni nesillerle bağını koparmak istiyor. Zeugma’da koca yerleşim yeri sular altında bırakıldı. Bir kaç tarihi eser yerlerinden sökülerek Gaziantep’te açılan müzeye konuldu. Giden ve gören herkes hayran kalıyor. Oysa bu eserler doğal ortamlarında sergilenseydi ne kadar güzel olacaktı. Şimdilerde buna benzer iki proje daha var. Munzur üzerine kurulması düşünülen barajlarla buradaki doğal ortamda yok edilmek isteniyor. Aynı akıbet Hasankeyf’i de beklemektedir. Gelişen dünyada artık böylesi politikaların daha çabuk fark edildiğini kabul etmek gerekmektedir. Bir ülkenin doğal kaynaklarını, sularını koruma altına alarak değerlendirmek elbette yanlış değil ancak bu kılıf altında başka şeyler yapılmaya çalışılınca doğal olarak kamuoyunun tepkisi çekilmiş olmaktadır.
Benzer bir durumu Diyarbakır cezaevinin konumu tartışmalarında da yaşamaktayız. Diyarbakır cezaevi yaşattığı eziyetler nedeniyle türkülere konu olmuş bölgemizde siyaset yapmış ya da düşünme becerisi göstermiş çoğu insanın ziyaret etmek (!) zorunda kaldığı beyinlerde “zindan” olarak yer edinmiş bir yerdir. Bu nedenle Diyarbakır cezaevi söz konusu olduğunda toplumda duyarlılık meydana gelmektedir. Her ülkenin tanınmış ya da nam salmış bir tutsak yeri varsa Diyarbakır cezaevi de öyle bir yerdir. Burada yaşananları, buranın yerini değiştirerek, yerine okul kurarak unutmak veya unutturmak mümkün değildir.
12 Eylül 1980 darbesi ülkenin değişik yerlerinde insan onuruna yakışmayan izler bırakmıştır. Bu izlerin en belirgin ve altı kalın çizgilerle çizilmesi gereken yerlerinden birisi de şüphesiz Diyarbakır cezaevidir. İnsan Hakları savunucularının bu konuya hassasiyetleri buradan kaynaklanmaktadır. Bu nedenli İnsan Hakları savunucuları Diyarbakır cezaevinin İnsan Hakları müzesi yapılması konusunda ısrarlı tutumlarını sürdürmekte ve çalışmalar yürütmektedirler. Bu konuda daha evvel bizim de bir fikrimiz vardı. Cezaevinin müze ya da insan Hakları Anıtına dönüştürülmesi gerektiği fikriydi bu. Bu talebimizde ve düşüncemizde ısrarımız sürüyor.
Tartışmaların başladığı günden bu yana değişik çevrelerde duyarlılıkların artığını gözlemlemekteyiz. Son olarak internet üzerinden açılan kampanyalarla imzalar toplanmaktadır. İnsan Haklar Derneği, İnsan Hakları vakfı, Diyarbakırlılar grubu, 78’liler gibi kesimlerden girişim duyumları alınmaktadır. Bu grupların topladıkları imzalar daha sonra birleştirilerek bir bütün haline getirilecek ve ilgili yerlere sunulacaktır.
Bu konu ile ilgili çalışma yürütenlerin de birbirleri ile bağlantı kurmaları durumunda daha etkili bir çalışmanın yapılacağı ve sonuç alma konusunda daha başarılı olunabileceği muhakkaktır.
Bu nedenle bu imza kampanyalarını geliştirilmesi gerekmektedir. Ülkeyi daha iyi yarınlara taşımanın mutlaka bir çaba gerektirdiği artık tartışılmaz olmuştur. Yanlışlarımızla yüzleşmek zorundayız. Kim olursak olalım, neden yapmış olursak yapalım, Sonuçları neye mal olmuşsa olsun toplumu ileriye götürmek için yanlışlarımızla yüzleşmek zorundayız. Yarattığımız canavarın ortaya çıkardığı sonuçları sahiplenip yenileri olmasın diye çabalamak zorundayız.
Ülkeye demokrasinin, özgürlüğün, insan Haklarının, refahın, mutluluğun gelmesini istiyorsak, bu ülkenin gerçekten kalkınmasından yanaysak, barış ve kardeşlik duygularında ve isteklerinde samimiysek gerçekleri kabul etmek ve yanlışları düzeltmek zorundayız. Başka türlü çocuklarımıza iyi ve güzel bir gelecek bırakamayız.
Bakın 12 Eylül faturalarına bunun altında hangimiz kalabiliriz. Demokrasiden yana olan TBMM’nin kapatılmasını kabul edebilir mi?
650 bin kişi gözaltına alınmasını,
1 milyon 683 bin kişi fişlenmesini,
Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanmasını,
7 bin kişi için idam cezası istenmesini,
517 kişiye idam cezası verilmesini,
50 kişi idam edilmesini,
71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılanmasını,
30 bin kişi ‘’sakıncalı’’ olduğu için işten atılmasını,
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarılmasını,
300 kişi kuşkulu bir şekilde ölmesini,
171 kişinin işkenceden öldüğünün belgelenmesini kabul etmek mümkün mü?
Bu nedenlerle ve yazılmayan bir sürü diğer gerekçelerden dolayı bu ülkenin insan Hakları savunucularının görevlerinin gereken duyarlılıkla sürdürmeleri gerekiyor. Bu ülke, bu millet, bu halklar için yapılması gereken budur!
Next