Kolay değil biliyorum ancak istersek, gayret edersek, fedakârlık yaparsak, savaşta olduğu gibi barışta da ısrar edersek başarabiliriz. Şartlar, beklentiler, gelinen ve yaşanan süreç artık başarabileceğimizin göstergeleri.

Evet, toplumsal bir ironi yaşamaktayız. Gerçeklerimizi tanımlama konusunda yıllardır yanlış yollara saptık. Kendimizi birbirimize tanıtmak için epey bedel ödedik ancak artık ak koyun da kara koyun da belli olmuştur. Takke düşmüş kel görünmüştür. Bu devlette yaşayan insanlara yıllar önce biçilen elbise dar gelmiş, ölçü tutturulamamıştır.

Anadolu toprağının her karışında dökülen kanda bu topraklar üzerinde yaşayan vatandaşların ortak kanları vardı.

“Bir hilal uğruna ya rab ne Güneşler batıyor.” Denilen yerde kürdü, Türkü, Arabı, Çerkezi, Lazı velhasıl yetmiş iki millete karşı savaşanların naaşları yatıyor.

Bu toprağın Çanakkalesini deşsen omuz omuza çarpışanların kemikleri ile karşılaşacaksın.

Ancak bu kemikler öyle Silopi’de asit kuyularında ya da Kuştepe’de evler altından çıkan kemiklerle aynı akıbeti taşımıyor ne yazık ki.

Biri devlet adına devlet için verilen canları,

Diğeri devlet için alınan canları gösteriyor.

Son soruşturmalar gösteriyor ki “devlet içinde devlet olmaz!” diyenler devlet içinde devlet adına mükkemel! Bir şekilde “iyi Çocuklardan” oluşan devletler kurmuşlar. Ne devlet beğenmişler, ne de millet.

Siyaset sahnesinde az hatalar yapılmadı. Bu günlerde katil diye arananlar, daha geçen yıllarda devletin zirvesinde Çankaya’da dönemi Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilip ödüllendirenler değil mi? Farzı misal Kamil Atak.

Bizim devletimiz değil mi yirminci yüzyıl teknolojik çağında teknolojinin bulamadığı mayınları bulan yüce şahsiyet “Reşo” katırını Ankara’ya davet edip korumaya alan.

Bizler değimliydik  “Dağlara gel dağlara” türkülerine besteleyen karşılığında da “Dağlar seni delik deşik delerim” cevaplı naralar söyleyen. Millet adına “Dağlar oy oy” türkülerini söylemek zorunda kalan.

Bir günde yedi faili meçhul cinayetin işlendiği, saat dörtlerde kepenklerin kapatıldığı, can güvenliği adına hiçbir garantinin olmadığı şartlarda yaşayan ve yöneticilerin “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” dedikleri koşullarla boğuşanlar bu millet değil miydi?

Kırk bin kayıp, dört bin köy, dört yüz milyar dolarlık maddi kayıp sonunda anladık ki bize biçilen kaftan dar geliyormuş.

Anladık ki artık yasakları yasaklama zamanı gelmiş!

Yeni bir Anayasa,

Yeni bir kanun, Yeni bir siyasal bakış tarzı,

Yeni bir insan tipi yaratmamız gerekiyor.

Kardeşçe, barış içinde, huzurlu bir yaşam için bunlar şart.

Herkesin ve her kesimin talepleri doğru alınıp değerlendirilirse bu ülkenin bütün gücü ve enerjisi kalkınmaya yönelecektir.

Türküm doğruyum çalışkanım demek ne kadar güzelse,

Türkiyeliyim doğruyum çalışkanım demek de o kadar güzeldir.

Gün ışığında ampul yakmanın faydası yok önemli olan karanlıkları aydınlatan ampuller yakmaktır.

Yaşadığımız bunca acıya, yaptığımız bunca hataya,hak etmediğimiz bunca eziyete rağmen istersek toplumsal barış ve huzuru gerçekleştirebiliriz.Son günlerde orta çıkan gerçekler bunu net olarak ortaya koymaktadır.

Son günlerde alanlara milyonlar çıktı.Talepler sesli olarak dillendirildi.Ne istendiği net olarak ortaya konuldu.

Şimdi çözüm zamanı!

Çalışmaların seçimleri kazanmakla sınırlı kalmayıp, bu halkları ve bu milleti kurtarmaya yönelik olmalısı gerekiyor.

Newroz katılımları bize bunu başarabileceğimizi gösteriyor.

Artık ne lazımsa yapılmalı ve barış gelmelidir. Barışı getirenlerin heykelleri dikilmelidir.