YER ALTINDAN ÇIKAN DELİLLER

Abone Ol
12 Eylül askeri darbesinin ardından 1984 tarihinde başlayan ve gün geçtikçe büyüyen silahlı çatışmalar sürecinde 1990’ lı yıllara gelindiğinde dönemin hükümetlerince konsept değişikliğine gidilerek topyekun mücadele adı altında bölgemizde operasyonel faaliyetlere başlandı.
Bu dönemin belirgin özelliği yürütülen mücadelede gayri nizami tarzda bir mücadele yönteminin benimsenmesiydi. PKK ile mücadele çerçevesinde yürütülen bu uygulamalarda hukukun askıya alındığı süreçler yaşandı.
Bu politikaların sonucu olarak çok büyük faturalar ödendi. Bu faturaların içinde hem mal hem can bulunmaktaydı. Sıkıyönetim sözüm ona kaldırılmıştı ancak olağan üstü hal uygulaması adı altında insan haklarının sınırlandırılması söz konusuydu.
PKK ile yürütülen çatışmalarda yaşamlarını yitirenlerin yanı sıra kırsal kesimlerde ve daha sonra da kent merkezlerinde insanlar öldürülmeye ve ardından kaçırılıp kaybedilmeye başlandı. Her an kapınızın önünden, sokağınızın başından, işyerinizin kapısından alınıp kaybolma riski ile karşı karşıya kalabilmekteydiniz.
Kelimenin tam anlamı ile belirtmek gerekiyorsa sap ile saman öylesine bir birine karıştı ki kimin kimi vurduğu kimin kimi kaçırdığını anlamak bile mümkün olmaktan çıktı. Bizzat başbakanlık makamında oturan Tansu Çiller;”PKK ne yaparsa biz bir adım ilerisine gideceğiz” mealinden sözlerle yapılanların tasdikçisi olmaktaydı.
Bu anlayışın ülkeye pek hayır getirmediği şu anda daha net olarak görülebilmektedir. O günün idarecileri bugünlerde tek tek yargının önüne çıkmaktadırlar. Bu konuda en büyük pay sahibi olanlar ise vicdanlarının baskısına dayanamayıp itiraflarda bulunan dönemin cellâtlarıdır. Abdulkadir Aygan’dan, Ayhan çarkına kadar bir dizi kişi yaptığı cinayetleri itiraf ederek olayların aydınlanması için konuştular.
İllegal oluşumlardan hukukun içinde kalınmaları beklenmez çünkü böylesi bir beklenti pek gerçekçi bir beklenti olmaz. Ancak devlet temsilliyetinin söz konusu olduğu alanlarda devlet adına -ki yaptırımını kanunlardan alır- hareket edenlerden kanunlara riayet etmeleri beklenir. Ne yazık ki doksanlı yıllarda devlet adına hareket edenlerde kanunu bir tarafa bırakarak hareket etmişlerdir.
Bu kanun dışı yapılanlar arasında en dikkat çekici olanları kuşkusuz faili meçhul cinayetler ve kayıplar meselesidir. Ülkede 17 bin 500 faili meçhul cinayetten söz edilmektedir. Tam sayı daha net değildir. Buna mukabil binlerce kayıp söz konusudur. Ölü sayısının da 40 binlerle ifade edildiğini vurgulayalım.
Son üç yıllık süreçte hızlanan toplu mezarların araştırılması ile kayıpların bulunması çalışmaları çerçevesinde yapılan kazılarda yüzlerce cesedin kalıntılarına rastlandı. Hangi taburun, karakolun yanı veya dibi kazılıyorsa mutlaka insan kemiklerine rastlanıyor. Bu da uygulanan gayri kanuni davranışları gözler önüne seriyor.
Yapılan itiraflar üzerine Silopi de bulunan Botaşa ait asit kuyularında insan kemiklerinin aranması ile başlayan süreç Şubat 2009 tarihinde başlamıştı. O günden bu yana yaklaşık üç seneye yakın bir süredir İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere duyarlı çevreler kayıplar konusunu gündemde tutmakta “Kayıplar bulunsun failler yargılansın” etkinlikleri ile duyarlılığı sağlamaya çalışmaktadırlar.
Bu çalışma ve etkinlikler sunucunda sürecin işlemeye başlaması ile birlikte birçok sorumlu hakkında davalar açılmakta yargılamalar sürmektedir. Bu sayede yeni itiraflar yapılmakta ve yeni kazılardan insan kemiklerine ulaşılmaktadır. Şırnak’ta, Hakkâri’de, Bitlis’te yapılan kazılarda insanların kemiklerine ulaşıldı. Bu durum yapılan iddiaların ve itirafların gerçeği yansıttığını da ortaya çıkarmaktadır. Son olarak Diyarbakır’da Jitem merkezi olarak kullanılan yerde yapılan çalışmalarda tesadüfen insan kemiklerine rastlanmıştır. Yapılan incelemeler neticesinde son olarak Tarım Bakanı Mehdi Ekerin açıklamasına göre bulunan kemiklerin ait olabileceği insan sayısı 19 olarak açıklandı. Tabi yapılan çalışmaların tamamlanmasına kadar bu sayının artması da söz konusu.
Kayıp aileleri başvuruda bulunarak bulunan kemiklerin evlatlarına ait olup olmadığının tespitini istediler. Demokratik bir ülkede böyle durumların olması mümkün değil. Demokrasi mücadelesi verdiklerini söyleyenlerin de bu ortaya çıkan manzaralar karşısında yapmaları gerekenler de bellidir. Bu gerçeklerden sonra her halde kimsenin artık insan hakları mücadelesi veren aktivistlerin yaptıkları fedakâr çalışmaları konusunda farklı değerlendirme yapmaları söz konusu olmayacaktır!
Yapılanlar haksızlıkların hiçbir zaman gizli kalmayacağı ve bir gün bir şekilde ortaya çıkacağını kimse unutmamalıdır diyor ve gerçeklerin bir an önce ortaya çıkarılmasının ve sorumluların yargılanmasının gerektiğini belirtiyoruz.