VİCDANI OLAN BU ATEŞE SU DÖKER

Abone Ol
Geçen Salı sabahı yine kâbuslardan kâbus beğen haberlerle uyandık. Gündem ateş, gündem barut gündem ölüm kusuyordu. Bir an durup insan, insan olmaktan sıkılıyor artık.
Mantık,
İnsaf,
Feraset,
Anlayış,
Merhamet,
Acıma yüklenmiş gitmiş bu diyarlardan.
İnsanlar yanıyor, insanlar kendilerini yakıyor, insanlar insanları öldürüyor ve bizler birer insan olarak insanlığımızdan utanmadan hala nutuklar çekmekle meşgul oluyoruz. Hani alanlara çıkıp her hafta etmeyin, eylemeyin, canlara kıymayın, eziyet etmeyin diye feryadı bastırmasak vicdanımızın ağırlığı altında ezilip gideceğiz ancak yine de bütün uyarılarımıza rağmen bizi dinlemeyenlerin bizden daha fazla acı çekmeleri gerektiği gibi beyhude bir beyinsel karmaşaya sürüklüyoruz kendimizi.
Cezaevlerindeki durum göz göre göre geliyorum diyordu. Defalarca yaptığımız konuşmalarda, yazdığımız yazılarda yetkilileri ve etkilileri uyararak hayvanların bile barınamayacağı koşullarda insan tutmanın bomba pimi ile oynamak olduğunu hatırlattık ama dinleyen olmadı. Dinlemediler de ne oldu? Hepimiz hep beraber yüreğimiz yanarak gördük. Neymiş demek ki kamuoyundan gelen, sivil kurumlardan gelen, basından gelen, düşünür ve aydınlardan gelen eleştirilere kulağımızı tıkarsak böylesi durumlarla karşı karşıya kalırmışız. Siyasetle uğraşanların siyasette kalma, koltuktan inmeme gibi dertleri olabilir ancak bizim yok. Biz bir insan toprakların en kuytu köşesinden bile hayatını kaybederse, biz gözyaşlarını içine akıtan bir tek anne bulunuyorsa bu ülkede başını yastığa rahat koyamayanlardanız.
Bizim için acı acıdır. Eğer bir canlı türü ve cinsi ne olursa olsun başkasının ihmali ve haksızlığı nedeniyle acı çekerken bilgi sahibi olur ve duyarsız kalırsak vicdan azabı duymalıyız. Son üç günlük zaman diliminde çözümsüzlük ortamından kaynaklı olarak kaybettiğimiz insan sayısı 50 civarında. Sayının bir savaşta, bir yıkımda bile verilemeyecek bir kayıplar listesi oluşturduğuna dikkat edin. Bu insanların annelerinin çektiği acının farklı olduğunu iddia edebilecek tek bir Allahın kulu var mı?
Acı ve gözyaşı milliyete göre,
Kimliğe göre,
Dile göre değişiyor mu?
Aynı sahne ve aynı insani tavırlar sergilenmiyor mu? Anneler her köşede evlat acısı ile yanmıyor mu? İnsanların üzerindeki elbiselerin farklı olması yüreklerdeki yarayı, acıyı farklılaştırıyor mu?
Evlat ha tutsak olmuş yanan bir hapishanede, ha bir karakolda ha bir dağ başında hayatını kaybetmiş bir ana yüreği için acının dozajı farklılaşıyor mu?
Cevap hayır ise eğer artık bu ateşe, bu acıya, bu çatışmaya bir durun demek gerekiyor. PKK de dursun, devlet de dursun, hâkimi savcısı da dursun, provokatörü de dursun ve bir zahmet siyasetçiler de didişmeyi, koltuk sevdasını bırakıp çözüme katkı sunsun.
Tarihi bir hatırlatma ile yazımızı sürdürelim. Yıl 1930 yine sıcak bir yaz ve aylardan Temmuz Ağrı isyanının bastırılmaya çalışıldığı dönem. Zilan ve Hacıderi Deresi mıntıkasındaki 44 köyden toplanan insanlar Newala Fedê,Cebeli, Mılk ve Mirşud gibi yerlere getirilip kurşundan geçiriliyor. 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi; “zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” diyordu. O operasyonda 15 bin insan kurşuna dizilerek öldürülmüştü. Sorun çözüldü mü? Hayır. Demek ki ne kadar ölüm olursa olsun sorunlar çözülmüyor. Çözüm için hakka ve hakkaniyete boyun eğmek gerekiyor.
Türkiye’de Kürt sorunu konusunda bu topraklar yeterince kana doydu. Artık silahları susturun diyoruz. Açık bir çağrıdır. Biz sorunun bir güç gösterisi olmadığını, bir kendini ispat etme meselesi aşamasını çoktan geçtiğine inanıyoruz. Bu mesele için artık kan dökmeye gerek yok. Sorun görüşmeler ve siyaset yolu ile çözümlenmeli daha fazla kan dökülmemelidir. Vicdanı olanın da artık bu ateşe su dökmesi gerektiği açıktır.