İçimiz kan ağlıyor çünkü her gün insanlarımızın ölüm haberleri ile sarsılıyoruz.
Hangi tabutun üzerinde hangi renkli örtünün olduğundan çok, içinde yaşayan gencecik bedenlerdir bizi bu kadar kahreden.
Sahil kenarlarındaki lüks villalarında, uç tepelerdeki büyük saraylarında, ünlü konaklarında ve dev gökdelenlerde oturan zatların umurunda olmasa da bizim umurumuzda.
Çünkü ölen bu insanlar bizim insanlarımız. Üstelik bu ölümlerin kader olmadığını çok iyi biliyoruz. Türkiyenin sorunlarını oturup masa başında çözümleyebileceğinden eminiz. Kimseleri karıştırmadan ama halklarını barıştırarak bu ülkeyi hak edilen yere getirebileceğimizi de biliyoruz lakin gelin görün ki kör inat ve geleneksel hale gelen milliyetçi duygular doğruya doğru yoldan ulaşmamızı engelliyor.
Sorunlarını şiddet yöntemleri uygulayarak çözmeye çalışan ülkelerin aslında sorunu çözmediğini daha da büyüterek ötelediğini biliyoruz.
Sorunlarını şiddet sarmalı içerisinde çözmeye çalışan halkların da daha çok kayıp vererek işi çıkmaza doğru iteklediğini de biliyoruz.
Daha açık bir ifade ile Türkiye Kürt sorununu şiddet ve baskı uygulayarak çözümleyemez. Kürtler de sorunlarını Türkiye’yle silahlı yöntemlerle mücadele ederek çözümleyemez.
Durum bu kadar açık iken tarafların aynı meseleyi tekrar denemesi daha fazla insanının yaşamını yitirmesinden ve ülkenin prestijinin kaybedilmesinden başka bir işe yaramayacaktır.
Kürtler ve devleti yöneten iktidardaki zihniyetler çok iyi bilmeli ve anlamalıdırlar ki daha yüzyıl önce ortadoğudaki sınırları cetvel ve pergellerle çizenler burada yaşayan halkların kölelikten kurtulup kendi ayakları üzerinde durarak geleceklerini inşa etmelerine müsaade etmek istemeyeceklerdir.
Çünkü birinci dünya savaşında Çanakkale’de işgal ordularına karşı mücadele eden Kürt ve Türkler ile Anadolu’da yaşayan diğer halkların çocukları Kürtçe ve Türkçe konuşarak mücadele ederken karşılarında bulunanlar İngilizce konuşuyorlardı. Bugün ise okullarımızda İngilizce serbest ve Kürtçe yasaklı dil halinde bulunuyorsa o zaman dönüp nerede yanlış yaptığımıza bakmamız gerekiyor.
Eğer iktidarların tek elden yürütüldüğü, totaliter ilkelerin egemen olduğu, güçlü orduların bulunduğu ülkeler varlıklarını sürdürebilseydiler bugün yeryüzünden bu kadar devletin olmaması gerekirdi. Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaması, Osmanlı hanedanlığının iktidardan düşmemesi gerekiyordu. Arap ve islam toplumlarının halifelik sancağını kabullenmesi ve biat etmesi gerekiyordu. Oysa bunların hiç biri yok! Yeniden oluşturma gayretleri varsa da bilinmelidir ki bu başarılı bir çalışma ve hedef olmayacak.
Yapılması gereken halkların gerçekliklerini kabul ederek adalet ve gerçek eşitlik temelinde birlikte yaşamaktır. Demokrasiyi ve demokratik ilkeleri hayata geçirmektir. Bu da ancak seçimlerle ortaya çıkan halk iradesine saygı duymak, çoğunluğun azınlığa, azınlığın çoğunluğa saygı duyması ile gerçekleşebilir.
Türkiye, cumhuriyetin ilanı ile kendi kültürel zenginliklerini koruyarak yüzünü batının çağdaş yönetim modeline ve gelişen değerlerine çevirmiştir. Bu yapı Anayasada kendisine Çağdaş, laik, sosyal bir hukuk devleti kavramı ile yer bulmuştur. Dolayısıyla bu yapıyı tekrar tartıştırmanın bir anlamı yoktur. Bu değerler eğer ülkenin yapısına uygun adalet ve eşitlik kavramları ile de taşlandırılırsa ve bu anayasal zeminde yaşam bulursa bu ülkenin çatışmalara da ihtiyacı olmayacaktır.
Ancak ne yazık ki seçilmişlerimiz bize söz verdikleri bu anayasayı hep birlikte oluşturma yerine çatışmaları tırmandırmayı, parlamentoyu zayıflatmayı, demokrasiyi yerlerde süründürmeye tercih eden bir tavır içerisinde bulunmaktadırlar.
Demokratik ilkelerin önünü tıkama mantığı ile hareket ettiklerinden dolayı da demokrasi dışı yöntemlerin yaşama geçmesine neden olmaktadırlar.
Bunun son örneğini dokunulmazlıkların kaldırılması meselesinde görüyoruz. HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması anlamına gelen bu son süreçteki girişimler ne yazık ki Türkiye demokrasisine çok zarar verecek adımlar olarak yaşamımızda yerini bulacaktır. Her ne kadar parlamentoda bulunan bütün dokunulmazlık fezlekelerini içeren bir adım olarak gösterilse de bu adım Kürt milletvekillerinin meclisten atılması anlamına gelecektir. Bunun başka izah yolu da bulunmamaktadır.
Peki, bin bir badire atlatılarak meclise taşınan bu seçilmiş iradenin meclisten çıkarılması ile bunca seçmenin oy verdiği siyasal iradeye kim temsil edecek?
Velev ki dokunulmazlıklar kaldırıldı ve mecliste tek bir HDP’li milletvekili kalmadı. Peki, bu durumda sorunların çözümünü garanti eden bir siyasal yapı var mıdır? Siyasal iktidar ben bu sorumluluğu üstleniyorum diyebilecek midir?
Başta iktidar olmak üzere herkesin vatandaşın demokrasiye olan inancını yitirmesine neden olacak olan adımlardan uzak durması gerekiyor. Çünkü demokrasi herkese lazım. Bu ülkenin yönetim modeli ve onu ileriye taşıyacak olan yol demokratik yollardır. Aksi durumda bugün kurtarıcı olarak kendilerini görenler yarın ortadan kaldırdıkları demokrasiye muhtaç olduklarında yanlarında kimseyi bulamayacaklardır.