ÜNİVERSİTELER AÇILIRKEN

Abone Ol

Türkiye’de en çok tartışılan kurumlardan biri de üniversiteler.

Her yıl bir sınav maratonu başlar liselerde.

Sınavlar ve üniversite kayıtları.

Dolmayan kontenjanlar, tercih edilmeyen bölümler…

Hele son haftalardaki sahte üniversite diploması skandalı ise tuzu biberi oldu.

Gençler şimdi de farklı düşünmeye başladı.

“Üniversiteye ne gerek var,ben girişimci olacağım!”

Bu cevaba verilebilecek kısa cevap; Herkesin sermayesi var mı? ya da babanın bir işletmesi var da başına mı geçeceksin?

Türkiye’de hem kamu, özel-vakıf üniversitelerinin sayısını unuttum!

Her ilçeye neredeyse bir yüksek okul!

Üniversitenin işlevini anlaşılan yanlış anlıyoruz.

En başta duvara asılacak bir diploma sahibi olmak değil.

Bu nedenle üniversiteler eğitim-öğretim yönünden aşınmaya başladı.

Unutulan en önemli şey;

Üniversite sadece bilgi aktarmakla ilgili değildir.

Üniversite aynı zamanda bizi birbirimize bağlayan becerileri öğrenmek ve uygulamakla da ilgilidir de.

Ülke genelinde gençler/insanlar yükseköğretimin değerini ve rolünü sorguluyor.

Kurumlar, özellikle de çok iyi bildiğimiz elit kurumlar, kamu güveninde bir kriz yaşıyor.

Bunun da ötesinde, teknoloji devleri yapay zekânın yükseköğretimi çökerteceğine inanıyor.

Haklı mı değil mi zaman gösterecek ama şimdiden yapay zekânın yozlaştırıcı/aşındırıcı etkisinden yakınan pek çok kişi var.

Bu durumda, bir üniversitenin zihin açıcı amacı ve nitelikleri yok mu olacak?

Ancak, yükseköğretimin toplum için artık yararlılığını yitirdiği fikri, üniversitenin gerçek amacına şaşırtıcı derecede dar bir bakış açısıyla yaklaşmayı gerektiriyor.

Yükseköğretim yalnızca bilgi aktarımı değildir.

Bilgi bolluğunun/yükünün hüküm sürdüğü bir çağda yaşıyoruz.

Bilgiler, veriler elimizin altında.

Bilgi kırıntısına dair her şeye erişebiliyoruz.

Ancak ayırt etme yeteneğinden, iletişim becerilerinden ve empatiden yoksunuz.

Sürekli bir bilgi aşırı yükü içindeyiz ve her gün aman vermeyen uyarılar, güncellemeler ve bildirimlerin saldırısı altındayız.

Araştırmalar, aynı anda bize gelen çok sayıda bilginin bilişsel yükünün, özellikle de maruz kaldığımız konularda uzman olmadığımızda, beynimizi ve nihayetinde performansımızı olumsuz etkileyebileceğini gösteriyor.

Tam da bu noktada üniversitenin rolü ortaya çıkıyor.

Ne düşüneceğiniz değil, nasıl düşüneceğiniz konusunu işlemek.

Bu konuda reform yapılmalı.

Ezbere üniversite eğitimi-öğretimi olmaz.

Diploma da bir işe yaramaz.

Üniversiteler dünyamızı şekillendiren fikirleri geliştirmek, test etmek ve tartışmak için tamamen insani olan ortamlar yaratmalı ve aramalıyız.

Yüz yüze öğrenme ve kuşaklar arası görüş alışverişiyle karakterize ortama her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.

Bir üniversitenin amacı, yetişkinliğe başarılı ve mutlu bir şekilde geçiş yapmak için gereken eleştirel düşünme, duygusal zekâ, etik anlayış ve iş birlikçi liderlik gibi derin insan gücü becerilerini aktarmak ve uygulama fırsatı sağlamaktır.

Ancak bu becerilerin pratiğe ihtiyacı vardır.

Ve şu anda, öğrencilerin bunları geliştirme fırsatları giderek azalıyor.

Pandemide bunu daha çok hissettik ve kesintiye uğrattı.

Ve şimdi üretken yapay zeka, gerçek zamanlı insan etkileşimini denklemden tamamen çıkarma riski taşıyor.

Farklılıklar arasında insan etkileşimini teşvik etmek gerekir.

Her öğretmen deneyimlemiştir yıllar önce kişilerarası çatışmalar yaşayan öğrenciler, yüz yüze konuşmak için fırsat yaratırlarken, son zamanlarda sadece birbirlerine mesaj atmaya başladılar.

Sonra uzun sesli notlar…vs.

Etkileşim yok, karşılıklı konuşma yok.

Bir ilişkiyi onarma olasılığı en yüksek olan şey -doğrudan insan diyaloğu- artık yok.

Gençler bu gidişle daha izole olma, daha kolay yönlendirilme ve çoğulcu bir demokraside liderlik etmeye daha az hazır olma riskiyle karşı karşıya.

Geç kalınmış bile olsa iletişim becerilerini üniversitede nasıl uygulayacaklarını öğrenmezlerse, asla öğrenemeyebilirler.

Ve elimizde yalnız ve tükenmiş insan…

Üniversiteler bir kişisel gelişim yuvalarıdır.

Üniversitelerimize sahip çıkalım!