ULUSLARARASI HUKUKTA İNSANCIL MÜDAHALEDE “IRAK KÜRDİSTANI” ÖRNEĞİ

Abone Ol
ULUSLARARASI HUKUKTA İNSANCIL MÜDAHALEDE “IRAK KÜRDİSTANI” ÖRNEĞİ
Özet:
Günümüz uluslararası hukuk alanında “insancıl müdahale” ön planda olurken, bu müdahalenin aslında BM tarafından pek de doğru bir şekilde yerine getirilmediğini ve kimi durumlarda ise BM’nin tamamen sessiz kaldığını söyleyebiliriz. Bu makale özellikle de 1980’li yılların başından 1991 Körfez Savaşı’nın sonlarına dek Irak’ın, kendi sınırları içerisinde otonom bölge olan Kürdistan’a yaptığı katliamlar karşısında BM’nin sessiz kalmasıyla “insancıl müdahalenin” pek de amacına yönelik olmadığını ele alacaktır.
 
Giriş:
Günümüz uluslararası hukuk sistemi uluslararası arenada yaşanan gelişmeler sonrasında birçok soruna çözüm bulmakta yetersiz kalmaktadır. Ulusal devletlerin çıkarları güdümünde yürüttükleri politikalarla yetinmeyerek, uluslar arası alandaki hukuksal yetersizliği sistemin zayıflığına bağlama çabası içerisindeler.
İnsancıl müdahale, herhangi bir devlet tarafından insan haklarının veya uluslararası insancıl hukuk kurallarının ağır ve yaygın bir şekilde ihlal edilmesini veya devlet otoritesinin çökmesi sonucunda ortaya çıkan insancıl nitelikli krizleri önlemek amacıyla, ihlalden sorumlu devletin izni olmaksızın ona karşı, bir başka devlet veya devletler topluluğu yahut uluslararası bir örgüt tarafından gerçekleştirilen askeri kuvvet kullanımıdır.
Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren Uluslararası İlişkiler terminolojisinde kendine yer edinmiş olan insancıl müdahale kavramı üzerinde tartışmalar bugüne dek devam etmektedir. Bu kavram her ne kadar uluslararası hukukun gündemine son yıllarda yerleşmiş olsa da, kökeni çok eskiye dayanmaktadır. Antik çağlardan bu yana özellikle filozoflar ve sosyal bilimciler savaşların nedenlerini sorgulamışlar, devlet adamları ise farklı bir bakış açısı ile savaşlar için geçerli nedenler bulma arayışına girmişlerdi. Bu nedenler tarihten günümüze pek çok kere farklı nitelikler kazanmıştır, kimi zaman devletin çıkarları, kimi zaman kendini tehdit altında hissetme, kimi zaman da din, savaşları meşru kılan nedenler olarak gösterilmiştir. Gösterilen nedenlerin arasında günümüze kadar meşruluğu tartışılan en önemli düşünce iyilik ve insanlık adına savaş düşüncesidir. Bu düşünce günümüzde “Bir devletin, başka bir devletin vatandaşlarını, o devletin kendi zulmünden kurtarmak için ülkesi dışında münferiden kuvvet kullanması” olarak tanımlanan ‘insancıl müdahale’ şeklinde tanımlanmıştır.
1990’lı yıllara dek dolaylı yoldan gerçekleştirilen İnsancıl müdahale, soğuk savaşın bitimiyle de 1990’lı yılların hemen başında iki olgunun sonucu olarak doğrudan gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bu iki olgudan birisi, insan hakları kavramının son elli yılda giderek evrensel nitelik kazanmış olması, diğeri ise soğuk savaşın bitmesiyle dünyanın çeşitli bölgelerinde insanlık dramlarına yol açan etnik, dinsel ve ulusal çatışmaların patlak vermesidir.
1991 Körfez Savaşı’nın sonlarına dek, Irak’ın kendi sınırları içerisindeki ‘Otonom Kürdistan Bölgesi’nde yaşayan Kürtler, dünyanın gözü önünde Irak lideri Saddam Hüseyin tarafından kimyasal gaz kullandırılarak on binlerce Kürdü kıyımdan geçirmesi ve yine on binlerce Kürdü yerlerinden etmesi uluslararası hukukta yeni bir süreç başlatmıştır. Körfez Savaşı sırasında Iraklı Kürtlerin, Saddam Hüseyin’in şiddetine karşı uluslararası toplum tarafından yasal olarak korunmasına imkan veren BM Antlaşması’nın VII. Bölümü gereğince bu durumun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiğine hükmeden 688 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ise insancıl müdahale konusunda uluslararası hukuk ve siyasi eylemi bağdaştıran bir ilk oluşturmaktadır.
 
Irak’ta Kürt İsyanları
Mitanniler ve Medler gibi tarihi halklardan gelen Kürtler, Birinci Dünya Savaş’ından Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla yeni devletler yaratan sınırlarda düşünülmeden çizildi ve Kürtlerin Dağlık yurtları; Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında paylaşıldı. İngilizler, 1918’de petrol bakımından zengin olan Osmanlı vilayeti Musul’u işgal etti, 1920’de ise, Osmanlı vilayetleri olan, Bağdat, Basra ve Kürt nüfuslu Musul’dan derme çatma bir Irak yarattı. O zamandan beri, Irak Kürtleri, İngiliz kuvvetleri denetimindeki Bağdat Arap yönetimine karşı isyanlar gerçekletirdiler.
 İlk Kürt isyanı, kendine “Kürdistan Kralı” diyen Şeyh Mahmut Berzenci liderliğinde 1920’lerde meydana geldi. İsyan mandater otoritelerin, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinin bombardıman uçaklarıyla bastırıldı. 1940’larda, Barzan ve Süleymaniye merkezli olarak Krallıkla mücadele eden ve Irak’taki modern Kürt hareketinin babası olan Molla Mustafa Barzani ortaya çıktı. 1943 yılında Molla Mustafa Barzani, etkili bir İsyan başlattı ve bu isyan 1946’da İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri tarafından bombardımana tutuldu. Bu bombardımanla, Kürt isyancılar sınırı aşarak İran içlerine girmeye zorlandı. 14 Temmuz 1958’de Monarşik Irak yönetimi darbeyle yıkıldı ve Irak’ın bir cumhuriyet olduğu ilan edildi. Anayasa, Kürtlerin ulusal haklarını tanıyınca, Molla Mustafa Barzani sürgünden döndü.
Kürtlerin, hak ve özgürlükleri anayasal güvencede olmasına rağmen bu haklar Bağdat yönetimi tarafından ihlal edilince, 1961’de tekrar isyan başladı ve hükümet, Molla Mustafa Barzani’nin kurucusu olduğu KDP’yi (Kurdistan Demokrat Partisi) kapattı. Barzani hareketi; baskın yapan, bombalayan köyleri tamamen yıkan krallık sonrası cumhuriyetçi rejimlere rağmen bu rejimlerin kısa süreli, peş peşe gelmesi ve zayıf olmalarından dolayı genişledi ve bu rejimler istediklerini empoze edemeyeceklerini anladı. 1968’de iktidara gelen Baas rejimi çok güçsüzdü ve kısa bir süre sonra, 1970’te Kürtlerin kültürel ve siyasi otonomi hakkını kabul etti; ama kısa bir süre sonra önerilen Kürdistan sınırlarını kuşattı. Hem Arap rejimleri hem de Kürtler petrol zengini Kerkük üzerinde hak iddia ediyorlardı. Kerkük sorunu, 1974’te anlaşmanın suya düşmesine ve Kürtlerin prensipte müttefiki olan İran Şahı’nın Baas rejimiyle ayrı bir anlaşma yapıp Kürtlerden desteğini çekmesiyle bastırılan bir Kürt ayaklanmasına neden oldu. KDP bu ayaklanmada ağır darbe aldı, savaşçıları dağıldı ve insanlar Irak’ın güneyindeki kamplara yerleştirildi. Bu felaketten kısa bir süre sonra, KDP Molla Mustafa Barzani liderliğini tehdit eden ve KYB’yi (Kürdistan Yurtseverler Birliği) kuran Celal Talabani önderliğindeki daha genç kadrolarla yollarını ayırdı. 1979 yılında Irak devlet başkanı Ahmed Hasan el-Bekr’in yerine başkan yardımcısı Saddam Hüseyin geçti. Aynı yıl KDP lideri Molla Mustafa Barzani, ölünce partinin başına oğlu Mesut Barzani geçti.
 
İran-Irak Savaşında Kürtler
1979 İran Devrimiyle Şah’ın devrilmesi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Humeyni’nin iktidara gelmesi, İran Körfezi’nde statükoyu değiştiren çarpıcı değişiklikleri beraberinde getirdi. Sürdürülebilir fiyatları garanti ederek Batı’nın büyük petrol rezervlerine erişmesini savunan ve bunun yanında ABD’nin bölgedeki önemli yandaşlarından bir rejim ve lideri yenilmişti. Önceki rejimin aksine İran İslam Cumhuriyeti, Batılı devletlerin çıkarlarına olan düşmanlığını saklamıyordu. Bu, ABD elçilik görevlilerinin tutuklanması ve rehin alınması gibi örneklerle ortaya konulan bir gerçekti.
Devrimin ilk yıllarında Humeyni taraftarları, hak iddia eden diğer taraflara kendi kanunlarını kabul ettirmek istediklerinde şiddet arttı ve hükümetler sürekli değişti. O sıralarda İran, dış müdahalelere karşı savunmasızdı. Irak güçleri Eylül 1980’de sınırın diğer tarafına karşı saldırı düzenlediğinde Iraklı lider Saddam Hüseyin, yaptıklarının İran’ın tekrarlanan kışkırtmalarına karşı bir savunma olduğunu iddia etti. Hâlbuki Saddam Hüseyin, korkudan ve fırsattan yararlanma güdüsüyle hareket ediyordu. ABD tarafından eğitilen ve donatılan heybetli İran ordusu, yeni rejimin devriminden sonra dışarıdan potansiyel bir tehdit unsuru olarak görüldü. Fakat Tahran’daki kargaşa olağandışı bir fırsat da sunuyordu. Irak lideri bu durumu İran’ın bir bölgesi olan Şatt’ül Arab (İranlılar burayı Arvand nehri olarak adlandırmaktadır) ırmağının kıyısı boyunca uzanan Huzistan’ın (Huzistan, İran’ın güneybatısında bulunan bir eyalet) sınırlarını düzeltmek için bir fırsat olarak gördü. Böylece, İran’a saldıran Irak, İran ordusunun kendisini toparlayamayacak kadar büyük bir darbe indirmek istiyordu.
1980’ler boyunca KDP, İran’la sıcak bir ilişki yürüttü. Partinin garnizonları, hem Türkiye’ye hem de Irak sınırına uzak olmayan İran’ın küçük kenti Ziveh’e yakın Slivana köyündeydi. Irak, İran’a saldırdığında 1975’teki küçük düşürücü yenilginin intikamını almak Badinan bölgesini ya da bütün Irak Kürdistanı’nın kontrolünü ele geçirmek için bir fırsat yakaladığını düşündü. İran, 1982’de Iraklıları püskürtüp Iraklıların savunmaya geçmeleri ile uğraşırken KDP yardım etmek için daha istekli olmaya başladı. Bu yüzden 1983’te, KDP savaşçıları ve öncü birlikleri Hac Umran’daki saldırıda İran güçlerine katıldı.
Hac Umran saldırısı, Barzani bölgesi ve İran sınırı arasında yer alan ve KDP’nin İran’daki garnizonlarına ulaşmasını kısıtlayan eski düşman aşiret Bradosti ile sorunları halletmek için KDP’ye bir şans verdi. Irak’ın ittifakıyla Bradosti milisleri aşirete ait olan bölgeyi savunmada kilit rol oynuyorlardı. Kürt politikasının doğasında olduğu gibi, KDP’nin Bradosti aşiretine husumet duyması ve KYB ile bir düşmanlığının olması ilkin KYB ile Bradosti ve daha sonra KYB ile Bağdat rejimi arasında taktiksel ittifakın meydana gelmesine yol açtı.
Nitekim KYB lideri Celal Talabani, 1984’ün başlarında ittifak için Bağdat’ta Saddam Hüseyin’le bir araya geldiler. Talabani’nin bu ziyaretinden pek mutlu olan Saddam Hüseyin, şunları söyledi: “ Kerkük Arap kentidir demek istemiyorum ama Kürt kenti de değildir. Kerkük, Özerk Kürt bölgesine dahil edilemez ancak merkezi yönetimin kontrolü altında da olmak zorunda değildir. Ortak bir yönetimle bu problemi çözebiliriz.” fakat rejim Talabani’ye bir uyarıda da bulundu; Tarık Aziz Kürt liderlere şunları söyledi: “Eğer bize yardım ederseniz bunu hiç unutmayacağız. Ama bizim karşımızda olursanız bunu da asla unutmayacağız. Ve savaş bittikten sonra sizi ve bütün köylerinizi imha edeceğiz.”
Bu görüşmeler, Irak’ın zor durumda olduğu ve Saddam Hüseyin’in bulabildiği bütün müttefiklere ihtiyaç olduğu bir zamanda gerçekleşti. Görüşmelerin başarılı geçtiği bir dönemde Irak, hardal gazı ve sinir gazı kullanarak İran’ın Hayber saldırısını Mart 1984’te başarılı bir şekilde durdurdu ve kendisine güveni geldi. Nitekim Kasım 1984’te Irak ve ABD’nin diplomatik ilişkileri gelişince KYB ve Bağdat görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlandı. Baas rejimi yanlısı Tahsin Şeweys milislerinin KYB’nin üst düzey yöneticilerinden Mame Rişa’yı Ocak 1985’te öldürmesiyle KYB ve rejim arasında kılıçlar çekildi. Ocak ayındaki çatışmalarda garnizonlarını kurmak için döndükleri Yafesi vadisinde KYB gerillaları Irak askerlerini bozguna uğrattı. KYB’nin İran’la uzlaşmasından korkan Irak güçleri, Süleymaniye’den sınıra uzanan dağ silsilesine azgınca saldırdı, burada bulunan bütün köyleri yıktı ve köylüleri ovalardaki merkezlere yerleştirdi. Nitekim, Irak’ın bu azgın saldırıları karşısında KYB, İran’la iyi ilişkiler arama yoluna girdi ve KYB güçlerinin İran’a tam destek verme şartıyla müttefik oldular. KDP gibi KYB’nin de İran’ın yanında savaşa girmesi Irak’ın savaşta ağır yaralar almasına neden olunca, Irak 1983’te olduğu gibi hardal ve sinir gazını kullanmaya başladı ve savaşın seyrini değiştirdi.
Irak’ın Kimyasal Silah Kullanması ve BM’nin Sessiz Kalışı
İyi bir şekilde kayıtlara geçirilmiş ilk gaz saldırısı, Kürdistan’ın bir sınır kasabası olan Hac Umran’ın ardındaki dağlarda 1983 Temmuz ve Ağustosunda Irak ve İran arasında yaşanılan çetin bir çatışmada gerçekleşti. Irak’ın bu çatışmada kimyasal gaz kullanması sonucu çok sayıda kişinin ölmesiyle İran, Irak’ı 1925 Cenevre Sözleşmesini ihlal ettiği gerekçesiyle BM’ye şikayet etti. İran’ın bu şikayeti ilgi duymayınca Irak her fırsatta hardal gazı ve sinir gazını kullanmaya devam etti. Irak’ın şaşılacak derecede ve gitgide daha fazla gaz kullanması binlerce ölüme sebep olurken, İran önce bunu propaganda olarak yaydı ve daha sonra İran’ın diplomatları bu korkunç olayı dünya kamuoyuna getirmeye çalıştı. Nitekim bunu BM’de güçlü bir lobi oluşturarak ve savaş bölgesine bağımsız bir inceleme ekibinin gönderilmesini isteyerek başardı. İlk başlarda bu iddiaya kulak vermeyen BM, kimyasal savaş uzmanları ve istihbarat uzmanlarından oluşan küçük bir grup İran’ın iddialarına inanmaya başladı. Irak kimyasal silah kullandıkça suçlamalar arttı ve bu değerlendirmeler hükümetlerde, BM’nin ve Uluslararası Kızıl Haç Örgütü gibi uluslararası örgütlerde iç tartışmalara konu oldu; ama yine de Irak’a ses çıkarılmadı.
Aslında ABD, Irak’ın kimyasal silah kullandığını biliyordu, nitekim dönemin Irak’ta ki ABD Dışişleri görevlisi olan Francis Ricciardone bir röportajda; Irak’ın kimyasal saldırılar gerçekleştirdiğine ve kimyasal madde taşıyan Batı Almanyalı özel şirketlere ait gemilerin görüldüğüne dair istihbarat aldıklarını ancak kaynak ve metodları korumak adına bu bilgiyi kamuoyuyla paylaşmadıklarını söylüyordu. Ayrıca ABD’nin sessiz kalışı, ticari fırsatları artırmak beklentisi ve Washington’un İran’a karşı olan kini, Körfezin güvenilir koruyucusu olan Şah’ın devrilmesinden ve İran’ın Amerikan elçiliği görevlilerini aşağılayıcı bir şekilde tutuklamasından da kaynaklanıyordu. Nitekim, Amerikalı bir üst yetkili şöyle diyordu: “Irak, büyüyen bir ticari ortağımızdı. İran’ın yayılma politikasına karşı bir engeldi. Resmi ilişkiler, Bağdat’taki varlığımızı daha iyi kılacaktı, ki öyle olduğunu düşünüyorum. Soğuk Savaş döneminde-Sovyetler’le ilişkilerini kesmese de Irak’ın bizim tarafımızda olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekiyor.”
Irak’ın kimyasal silah kullanmasına ses çıkarmayan BM Güvenlik Konseyi, her iki tarafa silahlı mücadeleden vazgeçme ve sorunları çözmek için barışçıl yollar kullanma çağrısında bulunması İran’ı hayal kırıklığına uğradı. BM’nin bu çağrısı önemli sonuçlar doğuracağı belli olan savaşa verilebilecek en kötü yanıt oldu ve nitekim savaş hem uzadı hem de tarihe acı bir şekilde adını yazacak “Halepçe” katliamına sebep oldu.
Enfal Operasyonu Kapsamında Halepçe Katliamı
Hem İran’da hem Irak’ta kimyasal saldırılara maruz kalan sivillerin çoğunluğunu Kürtler oluşturuyordu. Irak; Kimyasal savaşı, zamanında kuzey bölgelere, hem İran’ın hem Irak’ın Kürt bölgelerine kadar genişletmişti. Buna rağmen Kürtlerin büyük direncini kıramayan Baas rejimi çözümü isyana karşı gösterilen çabaları yöneten Muhammed Hamza el-Zübeyde’yi etkisiz buldu. Zübeyde’nin yerine Saddam’ın kuzeni, Irak gizli polisini yöneten Ali Hasan el-Mecid (Kimyasal Ali) seçildi. 18 Mart 1987’de Irak Devrim Komuta Konseyi yönetimi, Kürtleri bastırmak için tam yetki vererek el-Mecid’i Baas Partisi’nin Kerkük’teki Kuzey Bürosu’na başkan olarak atadı.
El-Mecid 1987’de partisine yaptığı bir konuşmada, müttefik müsteşarlar ve takipçileri bile olsa, Kürdistan kırsalında, köylerini boşaltmayan hiç kimsenin sağ bırakılmayacağını söyledi: “Müsteşarlara köylerini sevmiş olabileceklerini ve terk etmek istemediklerini söyleyebileceklerini söyledim. Ama onlara şunları da söyledim: Köyünüzün durmasına izin veremem. Köye kimyasal silahlarla saldıracağım. Sonra siz ve aileniz öleceksiniz. Burayı şimdi terk etmelisiniz. Kimyasal silahlarla saldırmaya karar verdiğimde sizi uyarmayacağım. Hepsini kimyasal silahlarla öldüreceğim! Kim bir şey söyleyecek? Uluslar arası toplum mu? Uluslararası toplum da onu dinleyenler de kahrolsun!.. Bu, benim amacım. Sürgüne göndermeleri tamamlar tamamlamaz sistematik askeri plana göre, onlara her yerde hatta sığınaklarda bile saldıracağız. Saldırılarımızla onların kontrolü altında bulunan toprakların üçte birini veya yarısını tekrar ele geçireceğiz. Eğer onların kontrolü altındaki toprakların üçte ikisini ele geçirmeyi başarırsak onların etrafını saracağız ve onlara kimyasal silahlarla saldıracağız. Onlara sadece bir gün kimyasal silahlarla saldırmayacağım; kimyasallarla saldırmaya elli gün devam edeceğim. Sonra göreceksiniz ki onların hepsini taşımak için Allah’ın taşıtları bile yetmeyecek.” Böylece Enfal harekatı fikri doğdu.
İran-Irak savaşının tüm hızıyla devam etmesi ve Kimyasal Ali’nin Kürtlere yönelik yeni savaş stratejisini belirlemesinden sonra savaş daha da körüklendi. Irak her geçen gün kimyasal silah kullanma dozunu aştıkça İran BM’ye başvuruyordu, ayrıca Avrupa başkentlerindeki politik Kürt temsilcileri konuyu güçlü medya kampanyalarıyla parlamentoya taşımaya başlayınca BM’den kınama kararı çıktı. BM, İran’ın kimyasal silah kullanmamasına rağmen Irak’la aynı şekilde kınayınca Irak daha da cesaretlendi. BM’nin herhangi bir yaptırıma gitmemesi ve sadece kınama kararıyla yetinmesi Irak için artık bir nevi Kürtleri, Kürdistan’da katletme operasyonunun başlatmasının sinyali oldu. Kimyasal Ali, “duman çıkaran belgeler” olarak görülen iki kesin emir yayımladı. 3 Haziran 1987 tarihli birinci emir, daha çok yasak bölgeleri tanımlıyordu. 5. Paragrafta şunlar yazıyordu. “Silahlı kuvvetler yetkili oldukları bölgelerde mevcut bütün insanları ve hayvanları öldürmelidir. Onlar tamamen yasaklanmıştır.”
20 Haziran tarihli ikinci emir daha da sertti. Açıklamanın 4. Paragrafında “yasak bölgelerde en fazla insanın ölmesi için ağır silahlar, helikopterler ve savaş uçaklarıyla özel saldırıların gece gündüz demeden gerçekleştirilmesi ve sonuçların yetkililere aktarılması” emrediliyordu. 5. Paragraf sonraki yıl gerçekleştirilecek olan enfal cinayetleri için bir tasarı olarak görülebilir: “Bu köylerde yakalanan herkes güvenlik servisleri tarafından gözaltına alınmalı ve sorgulanmalı, yaşları 15 ila 70 arasında olan kişiler kendilerinden faydalı herhangi bir bilgi alındıktan sonra idam edilmelidir.”
ABD, 1987’nin sonlarında Batı’nın temel petrol ihtiyacının evi olan bölgede istikrarı sağlamak için koşulları genellikle Irak’ı memnun eden bir ateşkes girişimine başlayınca, Baas rejimi savaşı sonlandırmadan önce Kürtlere uygulamayı düşündüğü politikasını devreye soktu. Irak, 16 Mart 1988 sabahı Kürtlerin elinde bulunan ve yaşayanları tamamen Kürt olan Halepçe kasabasının üzerine Sovyet yapımı Sukhoy’lerle kimyasal gaz püskürttü. Bu saldırı karşısında Halepçe’de tam bir katliam yaşandı ve beş bin sivil hayatını kaybetti.
Kürt Peşmergelerinin, her türlü maceralarını-zaferleri ve yenilgileri, ilerlemeleri ve geri çekilişleri videoya kaydeden Abbas Abdülrezzak Ekber (Video Abbas) Halepçe saldırısını duyar duymaz Halepçe’ye ilk gidenlerdendi ve gördüklerini şöyle aktarıyordu: “Çocuklar ve annelerden oluşan tüm ailelerden hiç kimseye dokunulmadığını gördüm. Hayatta kalanlardan biriyle, babası tanıdığım bir fotoğrafçı olan Ömer Ressam’ın kızıyla, görüştüm. Beni evlerinin bodrumuna götürdü. İçerideki herkes ölüydü. O, hayatta kalan tek kişiydi. Karşılaştığım bütün insanlar şok içindeydi. Başka bir bodrum katında ölü bir anne çocuğunun elini tutmuş, yardım istiyormuş gibi elini uzatmıştı. Bu, benim ailemmiş gibi hissettim ve bu yüzden kadının eline dokundum. Eli yumuşaktı. Ve sonra ‘bu bütün hayatların sonudur’ diye düşündüm. O kadının yanına uzanıp bir daha hiç kalkmamayı çok istedim.”
Abbas, ani ölümün dehşet verici sahnelerinin aktarımına şöyle devam ediyor: “Gaz, bütün doğal yaşamı, hayvanları ve ağaçları öldürmüştü. Binlerce ölü koyun ve keçi ve kurt gördüm. Buzağısı hala yaşayan ve onu emzirmeye çalışırken ölen bir inek gördüm. Halepçe’nin etrafındaki yollarda yüzlerce ölü hayvanı kaydettim. Hiçbir ses duyamıyordum. Kuşlar yoktu. Kesinlikle hiçbir ses yoktu. Her şey ölmüştü. Kuşların sesini duyabileceğim bir yere gitmek için hemen bu kentten ayrılmalıydım çünkü sessizlik beni delirtiyordu.”
Halepçe katliamı sonrası Kürt peşmergelerin moralleri bozuldu, dirençleri kırıldı ve dağlık alanlara çekildiler. Bu katliam karşısında BM, katliamı incelemek üzere bölgeye bir tek sağlık uzmanı gönderdi. Nisan’ın ortalarında BM gözlemcisinin yayımladığı rapor, göz ardı edilemeyecek kadar önemliydi. Halepçe’de olanlar bütün çıplaklığı ve korkunçluğuyla gözler önüne serilmişti. İncelemeyi yapan ve kimyasal silahlarla masum sivillerin öldüğünü gören BM, harekete geçmek zorundaydı. Güvenlik Konseyi Üyeleri toplandı; ama ABD’nin, Irak’ı taraf tutuşundan dolayı bir çözüm çıkmadı ve bir önceki saldırılarda olduğu gibi hem Irak’a hem de İran’a kınama yapıldı. BM’den bir yaptırım görmeyip sadece yine kınamayla karşılanan Irak, barış sürecine giden bu altı ay içerisinde Enfal harekatı kapsamında yüz bine yakın sivil Kürdü katletti. Yüz binlerce Kürdü yerlerinden yurtlarından etti, yüz binlerce Kürt, İran ve Türkiye sınırlarına doğru kaçtı. Ve boşalttırılan bazı Kürt şehirlerine Araplar yerleştirildi.
Yapılan ilk kimyasal saldırıdan sonra, her bir Enfal saldırısında izlenen yöntem aynıydı: Yollara dökülen, kaçan köylüler, Iraklı birlikler tarafından toplanıyor, önce geçici gözaltı binalarına, oradan da kamyonlarla Kerkük’ün dışında Topzawa’daki Popular Army üssüne götürülüyordu. Burada, elli ve altmış yaşlarındaki erkekler ailelerinden ayrılıyor ve öldürülüp toplu mezarlara gömülecekleri Irak’ın batısındaki idam merkezlerine yollanıyordu. Yaşlı erkekler ve kadınlar ise, güney Irak’ta Samava çölünün batısında yer alan Nugrat Salman hapishanesine yollanıyordu. Hapishanenin zor koşullarına rağmen hayatta kalanlar, Enfal’ı sonlandıran 6 Eylül ateşkesinden sonra serbest bırakıldı. Sonra da bunlar yerleştirme kamplarına gönderildiler.
91 Körfez Savaşı ve Irak’a İnsancıl Müdahale
Sekiz yıl süren İran-Irak savaşında her iki taraf da çok yıpranmış, ekonomileri çökmek üzereydi. Aracı devletlerin de etkisiyle İran-Irak Ağustos 1988’de savaş öncesi sınırlarına çekilmek üzere savaşı sonlandırıp barış imzası attılar.
 1988'de İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra Saddam rejimi Kuveyt'in kendisine ait petrolü çaldığını ve üretimi yüksek tutarak petrol fiyatlarının düşmesine neden olarak Irak'ı zarara uğrattığını ileri sürdü ve bu ülkeye 50-80 milyar ABD Doları civarında tahmin edilen borcunun silinmesini istedi. Bu konuda yapılan görüşmelerden sonuç alınamayınca Irak 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal etti. Irak lideri Saddam Hüseyin Kuveyt'e karşı giriştiği saldırı ve işgal hareketinin açık hedefi bu ülkenin zengin petrol rezervlerini ele geçirmekti. Saddam Hüseyin yönetimi uluslararası çağrılara rağmen ısrarlı bir tutumla Kuveyt'teki kuvvetlerini çekmeyi reddetti ve 28 Ağustos 1990'da Kuveyt'i Irak'ın 19. ili olarak ilhak ettiğini açıkladı.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 29 Kasım 1990'da Irak'ın 15 Ocak 1991'e değin Kuveyt'ten çekilmemesi halinde kuvvete başvurulmasını öngören bir karar aldı. Ocak 1991'e gelindiğinde Saddam'a karşı oluşturulan koalisyonun bölgedeki askeri gücü 700 bin kişiye ulaşmıştı. ABD 540 bin askerle bu gücün asıl ağırlığını oluşturuyordu; geriye kalan bölüm Birleşik Krallık, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye ve başka ülkelerin sayıca daha küçük asker birliklerini kapsıyordu. Savaş, 16 Ocak 1991’de ABD öncülüğünde Irak'a karşı girişilen geniş çaplı hava akımıyla başlayıp 28 Şubat 1991’de Irak’ın yenilgisiyle sona erdi.
 
Irak'ın yenilgisinden hemen sonra Saddam yönetimini hedef alan halk ayaklanmaları ülkenin önemli bir bölümünü sardı. Saddam yönetimi belirli bir güçlükle karşılaşmakla birlikte elinde kalan kuvvetleri kullanarak bu ayaklanmaları bastırmayı başardı. Mart 1991'de, Basra ve çevresinde başlayan, iki hafta süren ve Bağdat'a kadar sıçrayan Şii ayaklanması Irak kuvvetlerince sert biçimde bastırıldı. Şii ayaklanmasından birkaç gün sonra da kuzeyde Kürt ayaklanması başladı. Ayaklanmalara karşı Saddam yönetiminin giriştiği sindirme hareketinin vardığı boyutlar yeni bir bunalım yarattı. Daha önce katliamlara maruz kalan Kürtler, tekrar toplu katliam korkusuyla Türkiye ve İran sınırlarına yığıldı. BM, bu sefer Irak karşısında sessiz kalmadı ve yaklaşık 1.5 milyon Kürt mülteci için BM şemsiyesi altında bir kurtarma harekatı başlatıldı. Nisan 1991'de, ABD yönetimi, Irak'a, Kürtlerin bulunduğu bölgede 36. paralelin kuzeyinde karada ve havada faaliyet göstermemesi uyarısında bulundu. Bu çerçevede 36. paralelin kuzeyinin Irak uçuşlarına yasaklanması, Çekiç Güç adındaki uluslararası bir askeri gücün bölgeye yerleştirilmesi ve sonraki gelişmeler Irak Kürdistan Bölgesi’nde fiili bir Kürt yönetiminin oluşmasını getirdi.
Sonuç:
Birleşmiş Milletler günümüzde tüm dünyada uluslararası barış ve güvenliğin koruyuculuğunu yapmakla yükümlü tek kuruluştur. Ancak karar alma mekanizmalarındaki bozukluklar ve ülkelerin çıkar çatışması nedeniyle gerektiği şekilde görevini yerine getirememektedir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler her şeyden önce mekanizmadaki eksiklikleri gidermeli ve çıkar çatışmalarının önünü kapatarak salt uluslararası güvenlik ve barış üzerine odaklanmalıdır.
Makalede görüldüğü gibi Irak’ın, İran’la sekiz yıllık savaşı sürecinde, Irak, 1925 ve 1949 Cenevre Sözleşmesi’ni kimyasal silahlar da kullanarak ihlal etmiş ve on binlerce sivil Kürdün hayatını kaybetmesine neden olmuş; ama bunun karşısında BM sessiz kalmıştır. Aynı BM, Irak’ın 1991 Körfez Savaşı sonrasında Kürtlere tekrar saldırması karşısında sessiz kalmayıp gerçek anlamda “İnsancıl Müdahale”de bulunarak sivillerin ölümüne engel olmuştur.
BM’nin burada ki tavrından yola çıkarak temel bir sonuca varabilmekteyiz: ABD gibi güçlü BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri çıkarları karşısında insancıl müdahalede bulunup bulunmama haklarını ellerinde saklı tutmaktadırlar. Bu durum da uluslararası hukukun gerektiği gibi işlenmesine engel olmaktadır. Uluslararası hukukun bu temel sorununun çözümü için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelikleri kaldırılmalı ve güçlü devletlerin çıkarları gözetmeksizin uluslararası hukuk işlenmelidir.
Uluslararası hukukta insancıl müdahale, devletler tarafından kuvvet kullanımı meşrulaştırmadan ziyade sorunların kalıcı çözümü ve iç çatışmalarda insan hayatının kaybı, insanlık onuruna aykırı eylemlerin engellenmesi için Birleşmiş Milletler çatısı altında başvurulan bir uzlaşma yolu olarak görülmeye başlanmalıdır. Böyle bir durum, uluslararası topluma faydalı olacak, insanlık onuru zedelemeyecek ve uluslararası barışın korunmasına katkı sağlayacaktır.