Üç Yumurta
Öykü taze daha.
Yer İstanbul Üniversitesi Kampüsü.
Yiğit adında üniversiteli bir genç.
Bir devlet büyüğünün (muhtemelen Abdullah Gül) katılacağı toplantıya giderken çantasında “üç yumurta” ile YAKALANIYOR!. İçeriye girmesini engellemek için köşeye çekiyorlar güvenlik görevlileri, ya da polisler. Basının verdiği bilgiden üniversiteli gencin, “…AKP burada üç yumurta sana az bile! AKP defol, üniversiteler bizimdir!..” diye bağırdığı anlaşılmaktadır. Sonrasında polislerle itişip kakışmalar vs.
Olayda polisler, üniversiteli gencin kendilerine küfür mahiyetinde hakaret ettiğine dair şikayette bulunuyorlar. Hadise adliyeye intikal ediyor, haliyle ve bir çoğunuzun duyduğu gibi, savcılık zehir zemberek bir iddianame hazırlıyor: Üniversiteli genç için 11 yıla varan hapis istemi!
Sadece içinde yaşadığımız küçük gezegenin günümüze dair her biçim oluşum ve gelişimi değil, fakat evrenin varoluş kanunlarını da incelemek böylece, daha gelişkin ve yaşanılabilir bir hayata dair “nasıl” ve “niçin”lere yanıt olsun diye kurulur üniversiteler. Ve zaten en başında denilir ki üniversiteler bilim, akıl, özerklik, özgürlük, medeni cesaret, İtiraz, değişim ve yaratıcılık yuvalarıdır.
Ancak teslim etmek gerekir ki üniversiteler asla bir “şiddet” kurumu değildir. Bu doğru, ne ki, bir üniversitelinin cebinde ya da çantasındaki yumurtayı neredeyse birer “bomba” niteliğinde görmek de üniversitenin “özgürlük” ya da “özerkliği”ine dair tanımıyla ne kadar bağdaştırabiliriz?
Kaldı ki, bir yumurtanın beyzbol sopası gibi bir “şiddet” mi, yoksa “demokratik bir protesto” aracı olduğuna dair bir içtihat da yok henüz, bildiğimiz kadarıyla. Şu kadarı kesin ki, bu güne kadar suratında patlayan yumurtadan ne kimse bayılmış ve ne de hastaneye kaldırılmıştır. Çokça isim gösterilebilir belki ama en yakından bildiğimiz örnek, AKP’nin ünlü anayasacısı Burhan Kuzu’dur. Eylem sonrasında da turp gibiydi maşallah!
Yumurta bir “tepki” bir “yeter!” çığlığıdır aslında. Bana göre bir “Yuh!” kadar da masumdur mesela.
Keşke, yaşadığımız dünyadaki en büyük eylemin şiddeti yumurta kadar olsaydı..
Şimdiki gençler görmediler, belki sadece adını duymuşlardır: Rahmetli Osman Bölükbaşı. Sivri dilli muhalif bir siyasetçiydi. Mizahla harmanlayarak yaptığı siyasi konuşmalarıyla ünlüydü. Dinleyiciler arasında kendisine domates atan kimi iktidar yanlılarına gülerek, “Atın, atın, gıdadır..”deyip atılan domatesin “sert bir eleştiri” olarak algıladığını ve eleştirinin de insanı daima zinde tuttuğunu demek istediğini hiç unutmuyorum.
“Şiddet içermeyen ve kışkırtıcılığı bulunmayan açıklamalar suç değildir.” Sanıyorum Yargıtayımızın son kararlarından birisi bu yönde. Ama gerçekten ülkemizdeki savcı ve yargıçlar bu tür bir düşünceyi tamamen içselleştirmişler midir, asıl ona bakmak gerekir. Sanmıyorum, öyle olsaydı zaten Yargıtay böyle bir karara gitmezdi.
Başbakanımız Sarkozy’e dönerek nara çekiyor: “Fransanın yaptığı bir düşünce özgürlüğü katliamıdır!”
Amenna doğrudur. Bana göre de bu ülkede Ermeni kıyımı yapılmıştır, ama söylem düzeyinde bunun aksini iddia edenler de olabilir. Peki “ceza” niye? Katılmadığım, Fransa parlamentosunun bu içerikli kararıdır.
Düşünce özgürlüğüne çok saygılı (!) T. Erdoğan pek haklı olarak ifrit olmuş Fransaya.
İyi de, kardeşim bir de kendi ülkene dönüp bak demezler mi adama; bu ülkenin sayısız hukukçuları her gün bar bar bağırıyor; senin ceza kanunun, hiçbir “şiddet, kışkırtıcılık ve hakaret” içermeyen fiilleri dahi cezalandıran maddelerle doludur. Ve bu maddelerden tutuklu sayısız siyasetçi, gazeteci, yazar düşünür var, bunları neden görmüyorsun? Yasakçı bu kanun maddeleri yüzünden “en fazla düşünce suçlusu insan üreten” bir ülke haline geldiğimizden bihaber misin sayın Başbakan?
Dünya, ülkenin cezaevlerini, hiç birinde küçük bir çakı bile bulunmayan insanlarla tıka basa doldurduğunu görmüyor mu sanıyorsun? Salt, “ biraz daha özgürlük” diyen ve sözde “bahar”larını yaşayan Araplar neden seni bir türlü örnek “ağabey” olarak kabullenmediler, kabullenmiyorlar, hiç düşünmüyor musun? Her birinin “malul” bir demokrasisi vardı zaten, bir başka benzerini neden örnek alsınlar?
Kendini akıllı alemi sersem... hani derler ya..
Ama yemezler, nitekim bak dünya yutmuyor, yutmadı. Olağandan büyük kafalı Dış İşleri Bakanın ülke ülke gezdi, haklı olduğun bir konuda bile hiçbir lidere, hiçbir ülkeye Sarkozy’i kınayan bir demeç bile aldırtamadı. Niçin, çünkü bu meselelerde “tutarlılık” aranıyor da ondan.
Tayip Erdoğan’ın o demecine binaen, BDP Genel Başkanı ne güzel dedi: “Tencere dibin kara, senin ki benden kara..”diye.
Fransa’ya özgürlük nutukları çekiyorsun: “Fransanın yaptığı bir düşünce özgürlüğü katliamıdır!”
Breh, breh bıreh!..
Bilmeyen de onu İhtilal parlamentosunda J J Ruso, Volter, Monteskiyo ya da o dönemin ünlü avukatı Mirabo zanneder.
Desin, bir şey demiyoruz, eyvallah!
İyi de, Fransa’nın ona cevaben, “dinime küfreden müslüman olsa bari..” dediğini hiç mi aklına getirmiyor.
Fransa gibi bir ülkeye ders verebilmen için ondan kat be kat “özgürlükçü” olman lazım.
Bir yumurtaya 44 ay, üç yumurtaya 11 yıl!
Senin demokrasinin boyu bu kadar!
Sevsinler.