TIP İDAM EDER Mİ?

Abone Ol
Her şart ve koşul altında Hipokrat yemini etmiş olan doktorlardan beklenen insanın yaşatılması için ellerinden gelen çabayı göstermeleridir. Bu nedenle zorlu savaş koşullarında bile yaralıların kurtarılması için düşman tarafın doktorlarından bile yardım beklenir ve gelen böylesi bir yardım da doğal kabul edilir.
Ancak son dönemlerde söz konusu olan cezaevleri ve tutukluların durumu olunca tıp dünyası çalışanlarına yönelik eleştirilerin boyutu ve oranı hızla yükselmektedir. Özellikle üçlü protokol denilen düzenleme ve hasta tutsakların durumu söz konusu olduğunda bu durumun oldukça tartışmalı bir hal aldığını da belirmemiz gerekmektedir.
Bir tutuklu veya hükümlünün doktora saldırması söz konusu olmadığı halde hele siyasi tutuklu ve hükümlülerin muayene sırasından kelepçeli bekletilme isteklerinin doktorlardan geldiği belirtmeleri oldukça dikkat çeker bir durumdur. Hasta tutuklu ve hükümlü kadın mahkumların askerlerin gözleri ve gözlemleri altında muayeneye zorlanmaları ise tıp ettiği ile bağdaşır bir yanının bulunmadığını bilmem söylemeye gerek var mı?
Sistem gardiyanlarını ince arama adı altında kıç baktırtan bir sistem olmaya başlamış ise burada sadece tek tarafı eleştirmek haksızlık olarak algılanabilir ancak tıp alanında çalışanların da gardiyan mantığı veya sistem mantığı ile olaylara bakmamaları gerektiği her halde kabul edilmelidir. Bu belirmeleri yaparken bu durumdan uzak tıp alanı çalışanlarını tenzih ettiğimizi belirtmeyi de ihmal etmememiz gerektiğini hatırlatalım.
Cezaevlerindeki hastaların tedavilerini bir yana doktora götürülme sırasında çekilen eziyetlerin hastalıktan da beter olduğunu gelen şikâyetlerden anlamak mümkün. Bu nedenle adalet bakanlığının bu sorunu bir çözüm bulması gerektiği açıktır. Bu aynı zamanda toplumsal bir beklenti ve insan hakkı talebidir de.
Ancak bugünkü konumuz bu değil bundan daha elim ve daha vahim bir konu olan ağır hasta tutsakların durumudur. Türkiye cezaevlerinden halen 163’ü ağır olmak üzere 544 hasta tutsak bulunmaktadır ve bunların acilen dışarıda doktor kontrolünde tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bu tedavi gerçekleşse bile bu hasta tutuklulardan büyük bir bölümünün yaşamını kaybedeceği kesin gibi görünüyor. Bu konudaki kötümserliğimiz dışarı çıkanların durumundan kaynaklanmaktadır. Oysa bu insanların da tedavi olma hakları ve bir dakika bile olsa yaşamlarının son anlarını sevdikleri ile geçirme hakları vardır. Bu tamamen insani bir durum.
Hukukta yeri olmasına rağmen pratikte sorunlarla karşılaşılan hasta tutukluların serbest bırakılması konusu ne yazık ki bu aralar Adli tıp kurumunun uygulamalarına takılmaktadır. Yürütmek ve yargının açık bıraktığı serbest bırakma kapısı bu kurumun tıp çalışanları tarafından tıkatılmaktadır. Raporlar verilmemekte, geç verilmekte veya hastaların yaşama şanslarının ortadan kaldırılmasından sonra ilgili kurum ve kişilere yetişmesine yönelik adımlar atılmaktadır.
Yani pratik olarak yasalarımızda idam cezası kalkmış olmasına rağmen Adli Tıp Kurumunun uygulamaları nedeniyle Türkiye cezaevlerinde hasta tutuklular açısından örtülü bir idam cezası yaşanmaktadır. Cumhurbaşkanının af yetkisini kullanması için gerekli olan Adli Tıp Kurumu raporları ne yazık ki taraflı tavırlar nedeniyle zamanında makama ulaşamamaktadır.
Bu durumda yargı ve yürütmeye aşamalarının açık kapılarına rağmen tıp alanındaki uygulamalar idam denilen cezaya benzer bir uygulamaya neden olmaktadır. Yani Tıp idam uygulamasına benzer bir ölüm cezasına neden olmaktadır. Bu uygulama Hipokrat yeminine uyuyor mu varın siz düşünün? Durum cumhurbaşkanının masama raporlar ulaştırılmıyor noktasına kadar geldi. Sanırım hükümet bu kuruma da bir el atsa yerinde olacaktır. Tıp alanını da politik hale getirdi bu kurum.