Bir ülkeyi idare edenlerin ülkenin dirlik ve düzenini sağlamak için gösterecekleri çabayı anlamak mümkündür. Bu iş aynı zamanda bu insanların temel görevidir. Ancak iktidarlar veya yönetim erkini ellerinde bulunduranlar bu eylemi gerçekleştirirken ne kadar ülkeyi düşünüyorlarsa o kadar da o ülkenin toprakları üzerinde yaşayan insanları düşünmek zorundadırlar. Anlayışla karşılanmalıdır ki bir yerde dirlik ve düzen; öldürerek, yok ederek, tutuklayarak, baskı altına alarak gerçekleştiriliyorsa bu anlayış ne hükmü elinde bulunduranı ne de hükme uğrayanı huzura kavuşturmaz.
Dünya yönetim düzenleri 1789 Fransız ihtilalı ile bir silkelenmeye uğradılar. Geniş alanlara yayılan imparatorluklar ve krallıklar ulus devlet bilincinin ortaya çıkması ile hüsrana uğradılar. Yeni düzende eskilerin güçleri zayıfladığından sadece kariyerlerini korumalarına izin verildi. Temsili krallar, temsili şahlar, padişahlar oluştu.
Ulus devlet yapısı içerisindeki güç iktidarların elline geçince onlarda eski düzenin köhnemiş anlayışlarına yönelmeye çalıştılar ancak anlayış değişmişti artık. Devleti her şeyden koruyan, kutsayan anlayış yerini yeni bir anlayışa yani bireyi devlete karşı koruyan bir anlayışa bırakmıştı.
Bunun en somut örneği ise basın yayın organlarının ortaya çıkması ve halkın dilek ve taleplerinin, kamu erkini ellerinde bulunduranların yaptıkları yanlışların bu sayede paylaşılması oldu. Güçler ayrılığının kabulü ile yasama, yürütme ve yargı erklerinin yanına bir de dördüncü kuvvet olarak basın eklendi.
Bütün bu olup bitenin kökenine baktığımızda bilinçaltındaki olgu “Teklik olgusudur.”
Tek padişah,
Tek kral,
Tek şah,
Tek diktatör,
Tek çar…
Bütün bunlara rağmen eski zamanlarda etnik yapıları asimile etmeye yönelik belirgin ve düzenli sayılabilecek yönetim anlayışları yoktur. Çatışma zamanında bir etnisitenin tamamının yok edilmeye çalışma örneklerinin varlığına rağmen savaş sonu dönemlerde bu anlayış belirgin değildir. Ulus devlet kavramının uygulamaya geçtiği dönemlerde tek ırk yaratma, tek millet yaratma kavramlarının yaygınlaştığını görmekteyiz. Bu anlayış doğal olarak asimilasyon politikalarını ortaya çıkarmıştır. Bu politikalar sonucunda bu anlayışa sahip olan yönetimler ve ülkeler yaratmak istedikleri veya güçlü tutmak istedikleri etnisiteler dışındaki yapıları asimile etme politikaları uygulamışlardır.
Bu uygulamalar belirgin olarak dil üzerinde, din üzerinde, toprakların boşaltılması üzerinde, kültürel ve tarihi merkezlerin ortadan kaldırılması üzerinden uygulanmıştır. Böylece hedefteki etnisitelerin tarihle yani geçmişleri ile bağları koparılmak istenmiştir.
Bu politikaların gönümüz koşullarında sağlıklı sonuçlar doğuramayacağını artık anlamak gerekir. Ülkemizde otuz yılı aşkın süredir süren düşük yoğunluklu çatışmalar da bu anlayışın uygulamalarından kaynaklanmıştır. Yıllarca süren asimilasyon politikalarının başarı ile sonuçlanmaması sonucunda var olan yapılar kendilerini koruma refleksi oluşturmuştur. Bunun somut örneği Kürtlerin durumudur. Kürtler dört devlet arasında kalan bir halk olarak kendilerine uygulanan bütün dejenerasyonlara rağmen varlıklarını korumaya çalışmışlardır. Şu andaki durum da doğul savunma mekanizmasının farklı gelişiminden kaynaklanmaktadır. Yok olmaya karşı doğal savunma refleksi.
Yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi artık teklik politikaları ile yönetme modeli güç kullanımından başka sonuç doğurmamaktadır. Zaten doğru bir anlayış da değildir. Teklik anlayışında ısrar hatada ikrarı getirir. Misal mi? Alın size Sayın Başbakanın dil konusundaki beyanları. Sayın başbakanın tek millet, tek devlet, tek din, tek dil anlayışı ve politikası.
Son dönemde yaptığı açıklamada Tek dilden değil tek dinden bahsettiklerini vurgulamaktalar. Oysa tek din konusu da ayrı bir ayırımcılık ortaya çıkarıyor. İyisi mi bu işin doğrusunu bulmaktır.
Teklik Allaha mahsustur. Ancak ona eş koşulamaz. Diğer konularda ısrarcı olmanın hiçbir manası yok. Hele bu anlayış çözümü tıkıyorsa!