SAYIN BAKAN’IN ARDINDAN

Abone Ol
Bilindiği üzere Mayıs ayı siyasal ve sosyal gelişmelerin beşiği durumunda olan aylardan biridir. Dünya emekçiler bayramından başlayarak, Trafik haftasına kadar birçok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. 17-31 Mayıs tarihleri arasında değişik etkinliklerle kamuoyunun dikkatinin çekilmeye çalışıldığı Dünya kayıplar haftası da bu ayın içerisinde bulunmaktadır.
Arzu eder ve dilerdik ki yeryüzünde hiç kimse hiçbir hakkından yoksun kalmasın. Ancak ne yazık ki dilekler her zaman işe yaramıyor. Yeryüzünün en hassas coğrafyalarından birinde çok hassas bir dönemden geçen insanlar olarak sıkıntılarımız ne yazık ki olması gerekenin çok çok üzerinde bulunmaktadır.
Kayıplar, Faili Meçhul Cinayetler, Yargısız İnfazlar, Cezaevi katliamları ve sorunları, Linç Girişimleri, Çocuk tutsaklar, Faşist saldırılar ve Bilge Köyü gibi koruculuk sisteminin sonuçları, Polis Kurşunuyla öldürülenler, Köy Boşaltmalar, Darbeler, Demokratik Siyasal Zemine Yönelik Saldırılar, İşkence, Düşünce, İfade ve Örgütlenme Özgürlüğüne Yönelik İhlaller... İşsizlik, Çocuklara yönelik cinsel istismarlar, İnsan Hakları savunucularına yönelik saldırı ve tutuklamalar gibi birçok alanda sorunlar yaşamaktayız.
Bu sorunların temeline inildiğinde asıl unsurun “gerçeklerin kabul edilmemesi” olduğunu görmekteyiz. Uluslar arası konjektörden uzak, ittihat ve terakki mantığının egemenliğindeki politikalarla sürdürülmek istenen anlayış kaybetmeye doğru ilerlerken çekilmek zorunda kaldığı alanları yakıp yıkarak terk etmek eğilimindedir.
Olmayan Kürtlerin, olmayan coğrafyalarında, yıllardır hayalet gibi yaşayan bir savaş söz konusudur. Hak sahiplerinin sözde dışarıdan gelenlerin özde vatandaş oldukları ülkemizde çağdaş insan Hakları normunda bir standart yakalamak için sürdürülen demokrasi mücadelesi ne yazık ki ayırımcılık ve ihanet olarak kamuoyuna sunulmak isteniyor.
40 bin insanın yaşamını kaybettiği,4 bin köyün yakılıp yıkıldığı, onbinlerce insanın cezaevlerine atıldığı, yüz binlerce insanın göç etmek zorunda kaldığı bir ortamda 400 milyar dolarlık ekonomik maliyete rağmen ülkenin başbakanı çıkıp “eğer sorun yoktur derseniz yok olur” diyor. Çiçeği burnunda En sosyal demokrat ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ise çıkıp sorun “işsizlik” sorunudur diye tanımlama yapıyor.
Gönül isterdi öncelikli olarak engelli kardeşlerimizin durumunu konuşalım. 8,5 milyon engelli vatandaşımızın sorunlarını ülke nüfusunun %12,29’luk bölümünü oluşturdukları halde kamu da kendilerine ayrılan toplam engelli kadrosu 48.549 iken, neden kadronun sadece 10.357’sinin dolu olduğunu başka bir değişle bu kadroların yüzde 79’unun neden boş olduğunu sormakla meşgul olalım. Ya da ülkede yüzde 20’lere varan işsizlik sorununun kaynaklarını tartışalım. Bunlara trafik kazalarındaki yüksek ölüm oranlarını ve çevre konusundaki duyarlılıkları da ekleyelim.
Ama ne yazık ki medeni dünyanın ağırlıklı olarak ele aldığı bu konular bizler için ikinci derecede öneme haiz konular olmuştur. Çünkü İnsanların en temel hakkı yaşam hakkıdır ve ne yazık ki ülkemizde yaşam hakkı hala garanti altında değildir. Ülke genelinde binlerce, ilimiz bazında ise ellinin üzerinde kaybedilmiş vatandaşımızın akıbetleri ne yazık ki hala bilinmemektedir.
Son yirmi yıldır süren çatışmalar nedeniyle 370 çocuğumuz vurularak yaşamını kaybetmiştir. Halen cezaevlerinde tutuklu bulunan Çocuk sayısı 2721’dir. TMK’ kaynaklı olarak yaklaşık 4 bin çocuk mahkemelerde yargılanmıştır.
 03-14 Mayıs tarihleri arasında Türkiye'nin insan hakları karnesi BM’lere üye devletler ve ONG'ler tarafından mercek altına alındı. Bu toplantıda söz alan Başbakan yardımcısı Sayın Cemil çiçek;” Hükümetin reformlar kapsamında kültürel haklar alanında da düzenlemeler yapılmıştır. Türk vatandaşlarının günlük yaşamda geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin özel kurslarda öğretilmesi, ayrıca görsel, işitsel ve medyada hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın yayın yapılması mümkün kılınmıştır” dereken Kürtçe anadilde eğitim hakkı bir kez gasp edilmiştir.
 “Mahkûmların, ziyaretçileriyle kendi anadillerinde özgürce görüşebildiklerini, adli ve kamusal alanlarda Türkçe bilmeyenlere tercüman sağlandığını, diğer yandan seçim kanunda yapılan bir değişiklikle Türkçe dışında bir dilde yazılı ve sözlü seçim propagandası yapılabilmesi mümkün hale getirilmiştir” dedi.
İnsan, yeterli olmasa bile uluslar arası düzeyde böyle bir açıklamanın atılması gereken adımların ön atılımı olarak gerçekçi görebilir. Ancak ve ne yazık ki gerçekler öyle görünmüyor.
Sayın Bakana sormak gerekir; Kaç Kürt politikacısı Kürtçe halkı selamladığı ve Seçim konuşmasını Kürtçe yaptığı için ceza almış veya cezaevlerinde?
Kürtçe yayın yapan kaç gazete kapatıldı?
Kaç Kürt gazetecisi veya çalışanı cezaevlerinde?
Kaç Kürt basın kurumu ve çalışanları yüzlerce yıl ceza Talepleri ile yargılanmaktadır, Azadiya Welat gazetesinin sorumlu yazı işleri müdürü Vedat Kurşuna verilen 166 yıllık ceza nasıl izah edilecek?
Kaç Kürt aydını, gazetecisi katledildi?
Sayın bakan TMK çerçevesinde tutuklu bulunan çocuklara ilişkin olarak; “TMK da değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı meclisin gündemindedir. Bu çerçevede yaş ve suç ayrımı yapılmaksızın şüpheli tüm çocukların çocuk mahkemelerinde yargılanmalarını sağlayacak düzenlemeler yapılmaktadır.” Dediği günden beri bu düzenleme neden bir türlü çıkarılmamaktadır?
 İfade özgürlüğü konusunda ki bazı noktalara dikkatinizi çekerek bitirmek istiyorum. Ülkemizde kendilerine vicdani retçi diyenler vicdanlarının sesini dinleyerek askerlik yapmak istemediklerini söyledikleri için şu anda askeri cezaevlerinde bulunmaktadırlar.
Ülkemizde kendi düşünce dünyaları çerçevesinde yazıp çizdikleri için şu anda 36 gazeteci tutuklu bulunmaktadır.
Ülkemizde ülkenin siyasal sorunlarına çözüm yöntemlerini açıkladıkları için 1500’den fazla siyasetçi cezaevlerinde tutulmaktadırlar.
Ülkemizde seçilmiş Belediye başkanları elleri kelepçelenerek cezaevlerine atılmaktadır.
Böylesi bir ortamda İnsan Hakları savunucularının durumdan memnun olmaları mümkün müdür?
1